'
Geçen hafta, MÖ VI - MS XIX. yüzyıllar arasında Ayvalık Adaları derlemesi yapmaya, adalar üzerine çizen/yazan kişileri bir araya getirmeye çalışmıştım (Köksal,31 Ağustos 2026). Bu hafta ise MÖ I. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyıla kadar Ayvalık, Keremköy, Küçükköy ve Altınova hakkında yazılanları toplamaya çalışacağım.
İyi okumalar.-- * --
02. AYVALIK HAKKINDA YAZILAN ESERLER(MÖ I. - MS XIX. yüzyıl arası)
02.01. Amasialı Strabon MÖ.64[63] – MS.24 yılları arasında yaşamış filozof, tarihçi, gezgin ve yazar idi (Köksal,31 Ağustos 2026).Strabon bu eserinde, Herakleia [Ἡράκλεια], Koryphantis [Κορυφαντίς] ve Attea [Ἄττεα]'dan bahetmekteydi. Bugünleri ile ilişki kurmakta zorlandığım bu yerleşmeler hakkındaki "kesine yakın" görüşüm, Tabula Peutingeriana'da Ayvalık yakın çevresi adlı blogu yazarken pekişti (Köksal,24 Mart 2026). Blogu hazırlarken "Coryphas", "Herakleia" ve "Attalia" adlı yerleşmelerin, "farklı bir kaligrafi" ile yazılmış olmaları nedeniyle önce önemsememiş sonra harita ile "bir bütün oluşturunca" bu kasabaların/kentlerin yerlerini bulmuştum.
Büyük olasılıkla bu yerleşmeler, bugün: "Ayvalık", "Keremköy" ve "Altınova" dediğimiz yerler olmalıdır [1]. Strabon eserinde ilgili yerlere ilişkin bilgileri, XIII.kitap 1. bölümde şöyle yazmıştı:
“... XIII.1.51. Assos'lular ve Gargara'lılar şimdi, Hamaksitos'lular, Neandria'lılar ve Kebrene'liler ve Antandros'luların topraklarıyla çevrili bulunan, Lesbos'un kıyılarına kadar uzanan bölgelere sahiptirler. Neandria, Hamaksitos'un üst tarafındadır ve Lekton Bölgesi'nin iç kısmındadır ve Ilion'a uzaklığı yüz otuz stadion'dur [yaklaşık 16,9 veya 27,3 km]. Bunlardan daha yukarıda Kebrënë'liler ve daha da yukarıda Palaiskepsis ve Skepsis'i de içine alan bölgede Dardanos'lular bulunur. Antandros, Alkaios tarafından "Leleg'lerin kenti" olarak adlandırılır. "Önce, Antandros Leleg'lerin kenti"; fakat burası Skepsis'liler tarafından kendi ülkelerine komşu kentler arasında gösterilir. Böylece Kilikia'lıların toprakları içine girmektedir; çünkü Kilikia'lıların toprakları Leleg'lerinkinin devamıdır ve Kilikia'lılar İda Dağı'nın güney eteklerine kadar uzanır. Fakat gene de Kilikia'lıların toprakları daha aşağıdadır ve Leleg'lerinkinin aksine, Adramyttion'un yakınındaki kıyıların bir kısmıyla birleşir. Lekton'dan sonra kırk stadion'luk [yaklaşık 6 veya 8.4 km] uzaklıkta bulunan Polymėdion'a gelinir; sonra buradan seksen stadion'luk [yaklaşık 12 veya 16.8 km] uzaklıkta, denizden biraz yüksekte bulunan Assos'a ve yüz yirmi stadion [yaklaşık 18 veya 25.2 km] sonra Adramyttėnos Körfezi'ni oluşturan bir burun üzerindeki Gargara'ya gelinir; Lekton'dan Kanai'a kadar olan kıyıya bu isim verilir [352]. Elaïtikos Körfezi de bunun içindedir. Gerçekten üzerinde Gargara'nın bulunduğu çıkıntıyla, üzerinde Aphrodision bulunan Pyrrha'ya kadar olan kısım Adramyttene'dir. Bu iki burun arasındaki açıklık yüz yirmi stadion'dur. İç kısımda Antandros bulunur, bunun da yukarısında Paris'in hakemlik ettiği söylenen Aleksandreia Dağı vardır. Ayrıca, İda Dağı'ndan gelen kerestenin pazarlandığı Aspaneus da buradadır, insanlar keresteyi aşağıya indirerek burada isteyenlere satmaktadır; ve sonra içinde Astyrėnė Artemis'i için kutsal bir alanı bulunan Astyra Köyü'ne gelinir. Astyra'nın hemen yakınında Atinalılar tarafından kolonize edilmiş, hem bir limanı hem de bir deniz üssü bulunan Adramyttion kenti vardır. Pyrrha Burnu'nun ve körfezin dışında terkedilmiş Kisthene kenti bulunur. Bunun yukarısında, daha içerlerde bakır madeni, Perperenė, Trarion ve bu ikisi gibi diğer yerleşimler de vardır. Kıyının bundan sonraki uzantısında Mitylėnė'lilerin köylerine, yani Koryphantis ve Herakleia'ya gelinir; bundan sonra Attea ve sonra Atarneus ve Pitanė ve Kaïkos Irmağı'nın döküldüğü yer gelir; ve burada Elaïtikos Körfezi'ne ulaşmış oluruz (abç.). Irmağın diğer tarafında, Elaia ve Kanai'ya kadar körfezin geri kalan kısmı uzanır. Fakat ben izninizle tekrar geri döneyim ve şayet önemli bir şeyi atlamışsam ayrıntılarıyla birkaç yeri daha anlatayım; ve önce Skepsis.---[352] Adramyttenos Körfezi. ..."
(Strabon,2000:134-136)
02.02. Dilbilimci Hierokles [Ιεροκλής ο γραμματικός] V. yüzyılda yaşamış Bizanslı coğrafyacı ve yazar idi (Köksal,31 Ağustos 2026).
Ayvalık, Asya Diosezi (Dioecesis Asiana)'ne bağlı Asya Eyaleti (Provincia Asia) sınırları içindeydi. Eserde; "Foça", "Aliağa", "Bergama", "Zeytidağ", "Çandarlı" ve "Perperene" sayıldıktan sonra "Ören/Burhaniye" geçilmekte ve oradan da "Altıoluk/Edremit" ile "Küçükkuyu/Ayvacık"ı anılmaktadır. Büyük olasılıkla Ayvalık ve yakın çevresi eserin 661. sayfası 13. satırında bulunan "diğerleri" başlığı altında yer almalıdır (Hierokles,1893:17).
Bu düşüncemi, "tarihi görece yeni olan" (1265 yılında kullanıldığı sanlıyor ve 1508 yılında Alman koleksiyoner Konrad Peutinger tarafından ediniliyor) ve büyük olasılıkla "çok sayıda ekleme yapılan" Tabula Peutingeria'daki: "Herakleia" ve "Attea"dan geçen rotalara dayandırıyorum (Köksal,24 Mart 2026)
O yıllardaki Asya Eyaleti'nin başkenti Efesos'du ve praeses rütbesine sahip bir vali tarafından yönetilirdi. Dilbilimci Hierokles'in Synecdemus'una göre, eyalet 40 şehirden fazlasını kapsıyordu. Bu yerleşmeler şöyle idi:
" ... 658. 1. k. Asya Eyaleti, bir valinin yönetimi altındaki şehirler vb.659. 1. Efesos, 2. Anæa, 3. Priene, 4. Magnisia Meandron, 5. Tralles, 6. Nyssa, 7. Prioulla, 8. Mastavra, 9. Anineta, 10. Hypaepa, 11. Ardioupolis, 12. Zeus Hieron (Pyrgion), 13. Enaza,660. 1. Kolossae, 2. Argiza, 3. Nikopolis, 4. Palaia polis, 5. Baretta [?], 6. Auliu Komi, 7. Neapolis, 8. ve 9. Kolofon mitropolis, 10. Levedos, 11. Tios [?], 12. Smyirna, 13. Klazomeni, 14. Satroti [?], 15. Magnesiasoupolis, 16. Aigaia [?],661.1. Timnos, 2. Fokea, 3. Myki [?], 4. Myrina, 5. Pergamos, 6. Elaea, 7. Pitani, 8. Tiarai [?], 9. Theodosiopolis, 10. Adramyttium bazı yerlerde Lyrnisos [biçiminde geçer], 11. Antandros, 12. Gadara, 13. diğerleri. ..."
(Hierokles,1893:15-17)
02.03. Bizanslı Stefanos [Στέφανος Βυζάντιος], V. yüzyılda yaşamış Bizanslı dil bilimci ve yazar idi. Stefanos tarafından derlenen Ethnika [Εθνικά] adlı coğrafya sözlüğünün, büyük olasılıkla yazılan ilk sözlük olduğu düşünülmektedir. Bu eser 1849 yılında August Meineike tarafından tercüme edilerek yayımlandı. Bu önemli el kitabının bazı eklemelerini de Brady Kiesling tercüme etti. Bu metinde 2.428 antik yerleşme ve 7.998 madde bulunmaktadır (Aikaterini Laskaridi Vakfı,2026).
Yazar veya çevirmen Ayvalık olarak değerlendirdiğim Herakleia [Ἡράκλεια]'dan:
“... k. Aeolis Kymaia [Aliağa]'sına doğru bir polis ...”
olarak söz eder (Meinkeie,1849:304).
02.04. [Michaíl Ioánnis] Doúkas 1400[?]-1470[?] yılları arasında yaşadığı düşünülen Bizanslı bir tarihçi idi. Bazı eserlerde Midilli’de ya da Foça’da doğmuş olduğu ileri sürülür. 1341-1462 yılları arasını, Tarih [Ιστορία] adlı yayınını yazmıştır. Bu çalışması Âdem ile Havva'dan başlayarak V. İoannis'e kadar uzanan bir kronoloji halindedir. Eserin tek yazma orijinal nüshası Paris Millî Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Fransızca tercümeli nüshası ise 1649 yılında yayımlanmıştır. 1956 yılında Türkçe tercümesini yapan ve yayınlayan Vladimir Mirmiroğlu [2] "bu iki baskıda da değişik yanlışlar olduğunu" yazar. Eserin bilimsel edisyonu orijinal dili ile 1834 tarihinde yayımlanmıştı (Dukas,1956:i-x;Dukas:1975:23-41).Vladimir Mirmiroğlu tarafından Türkçe tercümesi yapılan eserde, Timur'un Batı Anadolu'yu işgal edişi ve Beyazit'in intiharını anlattığı bölümde, bugün "Altınova" dediğimiz Ayazmati yerşleşmesinden şöyle bahsedilir:
"... TİMUR’UN BATI ANADOLU’YU İSTİLÂSI,
İZMİR’İN MUHASARA VE ZAPTI, BAYEZİD'İN İNTİHARI
... Timur Bursa’da Bayezid’in karılarını, cariyelerini ve bunlar arasında Lazaros’un kızını buldu. Bursa, İznik, İzmit ve civar şehirlerin hesapsız hâzinelerini kamilen alarak, cenuptaki Frigia’ya geldi. Burada bulunan bütün köy ve şehirleri fethederek, Asya’ya [3] ve sonra Edremit ile Assos’u geçerek, Pergama’ya geldi. Pergama’da bir kaç gün kaldı. Bu müddet esnasında civar şehirlerin hazinelerini topladı; genç kız ve çocukları esir aldı, Türk ve Bizansılara işkence ederek, bunları cezalandırdı, hapis ve tevkif ederek, açlıktan öldürttü. Timur, bu işkenceleri, sırf altın ve gümüş toplamak maksadı ile yapıyordu. Bu suretle, o havalide bulunan bütün kıymetli şeyleri toplayarak, Sipilo’da [1] kâin Mağnisa’ya geldi. Orada da Lidia’da bulduğu altın ve gümüşten yapılmış nefis eşyayı ve Sardes, Filadelfia ve Attalo’da bulunan bütün kıymetli emvali topladı ve İzmir’e geldi. Orada Rodos şövalyelerinin kaleleri civarında karargâhını kurduktan sonra, daha evvel yazdığımız gibi, Omur’un zamanında şövalyeler tarafından inşa olunan kalenin teslimini istedi.
---
[3] Asia, Lidya’da bir yer olup, buraya Mionia da denilir.[1] Sipilo, İzmir'den başlıyarak, Mağnisa’ya doğru uzanan dağ silsilesidir, ki buna bugün Mağnisa dağı denir. ..."
(Dukas,1956:46-47)
"... İlkbahar gelince, padişah üç sıra kürekli yirmibeş ve iki sıra kürekli elli ve tek sıra kürekli yüzden fazla -ki topu yüzseksen kadar- harb gemilerinden mürekkep büyük bir donanma hazırladı. Haziran ayında, bu donanma amiral Hamza’nın kumandası altında, Gelibolu’dan hareket ederek, Midilli’ye geldi. Hamza padişahın babasının şarapdarı idi. Padişah da onu Gelibolu yarım adasının valiliğine ve donanmanın kumandanlığına tâyin etmişti. Midilli prensi Hamza’yı iyi bir şekilde kabul etti, icabeden karşılama merasimini yerine getirmek üzere, beni gönderdi. Donanma, gelmesi şehirde bir karışıklığa meydan vermesin diye, limanda kalmadı, dümen kırarak, karşı tarafa gidip, demir attı. Orada da böyle bir donanmanın barınmasına müsait liman vardı (abç). Amiral Hamza vicdanlı bir adamdı. Midilli prensi bir çok hediyeler ve bu gibi hallerde âdet olduğu üzere diğer şeylerle, beni amirale gönderdi. Ben kendisine iyi bir şekilde ve prensin kardeşi imiş gibi muamelede bulundum. Prens tarafından amirale gönderilen şeyler bunlardır: îpekten ve yünden yapılmış sekiz elbise, altıbin gümüş para, yirmi öküz, elli koyun, sekizyüz litreden fazla şarap, iki modio [1] ağırlığında karışık ekmekler, bir modia ağırlığında yumuşak ekmekler, bin litreden fazla peynir, hesapsız meyvalar. Amiralinm aiyetinde bulunan yüksek rütbeli zazitlere de ayrıca münasip hediyeler verildi.
Türk donanması Ayazmati’de iki gün kaldı (Bu karşıki limanın adı Ayazmati idi) (abç.).---[1] Modio, bir Bizans ölçüsü olup buğday ölçmekte kullanılırdı. 36 kilo idi. ...“(Dukas,1956:203)
"... DUKAS’IN, ELÇİ OLARAK, İKİ DEFA FÂTİH’İN YANINA GİTMESİ VE 1455 YILINDAKİ DENİZ SEFERLERİ
...
45- Padişah, 6971 (M.1462) senesinde, üç ve iki sıra kürekli altmış kadırga ve yedi gemiden ibaret bir donanma hazırlayıp, eylül ayında Midilli adasına gönderdi. Kendisi de kara askerleri ile sefere çıktı. Midilli’ye geldikleri zaman, oranın hâkimi Nikola Gateluzo’dan adanın teslimini istedi. Bu Nikola Gateluzo kendisinden evvel hâkim olan Dominiko’nun kardeşi idi. Nikola bu kardeşini tahttan indirip, boğmuştu. Şimdi dört seneden beri Midilli’nin hâkimliğini yapmakta idi.
Nikola Gateluzo, Midilli'yi iyice tahkim etti, pek çok harb malzemesi hazırladı; derin hendekler açtı, topraktan tabyalar yaptı ve kendisi beşbinden fazla muntazam asker arasında, kadınları ve çocukları ile beraber, yirmibinden fazla halk önünde, bu müdafaa tertibatı ortasında oturuyordu. Padişah Ayazmation’dan geçerken, şehrin ve adanın teslimini istedi. Nikola cevap olarak: «Harb nizamlarına uygun olarak, kendileri öldürülmeden şehrin ve adanın teslimi mümkün değildir» dedi. O zaman padişah, Midill’yi muhasara altına almak üzere, vezir Mahmud Paşa’yı orada bırakarak, karşı tarafa geçti. (abç.)
Mahmud Paşa, topları Melanudion adındaki şehrin karşısına dikerek, kalesinin bir tarafını taş gülleler ile dövmeğe başladı ve yere düşürdü. Aynı şekilde şehrin diğer taraflarını, kale bedenleri ile burçlarını da dövmeğe başladı. Kale içinde bulunanlar bu hali görünce... [2]
---[2] Fatih sonra harekatı bizzat İdare etmek için Midilli’ye gelmiş, ahali de mukavemetin imkânsız olduğunu görerek teslim olmuştu (T .N .). ..."(Dukas,1956:213)
02.05. [Hüseyin] Neşrî, 1450[?]-1520[?] yılları arasında yaşadığı varsayılan Osmanlı tarihçisi ve yazarı idi. Mahlası dışında, hakkında yazılan tüm bilgiler tartışmalıdır. Bugün Neşrî tarihi adıyla anılan eserin gerçek adı Cihannüma'dır. Bu eser 8 bölümden oluşmakta idi ve 1493 yılında Bayezid II'ye sunulmuştu. Eserin sadece 6. bölümü günümüze ulaşabilmiştir. Eser daha sonra Türk Tarih Kurumu tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1946 yılında birinci cilt, 1957 yılında da ikinci cildin basımı yapılmıştır. Bu çevirinin ikinci cildinde Hikâyet-i Feth-i Kala-i Midilli adlı bölümünde Ayazmend'den söz edilmektedir.
Bu bölümde verilen bilgi şöyledir:
"... Hikâyet-i Feth-i Kala-i MidilliRivayettir ki, Hünkâr Eflak gazasından gelicek asakir-i mansuruna, destur verip kendi doğru Gelibolu’ya varıp, hüktmetti-kim, “Gelibolu’nun ve İstanbul’un gemilerini, ne kadar varise, donatalar”. Pes gazâ etmek-çün Midilli tarafına niyyet etti. Heman ol ayda gemiler hazır olup Midilli üzerine yürüdüler. Kurudan Hünkâr dahi yürüyüp Ayazmend’e varıp kondu. (abç.) Ve gemiler dahi Midilli hisarını kuşatup, toplar kurup, ceng i sultanîler ettiler. Andan Midilli Tekûru doğru Mahmud Paşa’ya gelip eyitti: “Cemî'esbabımı ve avretimi ve oğlanımı bırakıp, bir başımı alıp geldim. Hünkâr beni gerek öldürsün, gerek azad etsin” dedi. Mahmud Paşa Tekûru Hünkâra arz etti. “Var getir” dedi. Tekûr gelip Hünkârın elini öpüp, Padişah hilatleyip, çadır verip, Mahmud Paşa çadırı yanında kurdurdu. Andan Hünkâr Mahmud Paşa’ya buyurdu kim, varıp bu hisarın malını zapt edip ve halkını defter edip ve sipahisini, şehirlisini ve köylüsünü ve her kişide ne kadar nakid ve ne kadar tereke var cümlesini zapt edip, Hünkâra bildire. Pes Mahmud Paşa dahi bu suretle kemû hilve hakkuhû zapt edip, Hünkâra bildirdi. Hünkâr dahi kenduye yararını alıp, esir edeceğini edip, koyacağını koyup, âta edeceğini edip ve sipahisini dağıdıp ve şehirlisinin dahi giderciğini giderüp ve koyacağını koyup, Kadı nasb edip, sancağını bir kuluna verdi. Ve kiliselerini mesacid edip, kâfirlerin hâli kalan evlerini müslümanlara üleştirip, ol vilâyeti şehriyle mamur kıldı. Bu fetih Eflak gazâsından iki ay sonra vaki oldu. Bu dahi hicretin sekiz yüz altmış altısında [1] vaki' oldu.---[1] M. 6.X.1461-25.IX.1462 ...“(Neşrî,1957:759)
02.06. [Mustafa] Kâtip Çelebi [Hacı Halife], 1609-1657 yılları arasında yaşamış Osmanlı tarihçi, coğrafyacı, haritacı ve yazar idi (Aycibin,2007:2-11;Gökyay,1986:11-20). Kâtip Çelebi’nin en önemli eseri Cihannümâ'dır. Bu eseri 1648 yılında yazmaya başladı ve eserini yazarken, Gerardus Mercator'un Atlas Minor'u ile karşılaştı ve eserden çok etkilendi. Ancak bu büyük eseri tamamlayamadı. Bu eserin yazmalan hakkında en toplu araştırmayı Franz Taeschner yaptı. Cihannümâ’nın en mühim yazması da Viyana Kütüphanesinde bulunmaktadır (Elibüyük,2009;Türkay,1999:46).
Kâtib Çelebi, 1656 yılında Osmanlı donanmasının uğradığı yenilgi [3] üzerine kaleme aldığını söylediği Deniz seferleri konusunda büyüklere armağan [Tuhfetü’l-kibar fi esfari’l-bihar] adlı eserinde Midilli seferi'ni anlatıken Ayazmend'den de bahseder (Kâtip Çelebi,1980;Kâtip Çelebi,2007;Kâtip Çelebi,2012,Kâtip Çelebi,2018).
“... Sefer-i MidillüSekiz yüz altmış altı (1462) sâlinde [Pâdişâh-ı İslâm] Eflak seferinden dönüp Midilli Cezîresini teshîr dâ‘iyesiyle Gelibolu cânibine geldiler. Donanma-yı hümâyûn tertîbi fermân olunup İstanbul’da olan keştîler geldi ve bâdbân açup cezîre-i mezbûre savbına revân oldular. Kendileri dahi kapukulu ve Anadolu askeri ile Gelibolu güzergâhından geçüp Ayazmend’e vardılar. (abç.) Merâkib-i kûh-peyker Midilli etrâfında lenger bırağup asker-i zafer-rehber cenge âheng edicek cezîre hâkimi Paşa’ya gelüp istîmânla teslîm-i hisâr eyledi. Mâl u ıyâlin verüp vilâyetine gönderdiler. Cezîre zabt u kısmet olundu. Re‘âyâ yerinde kalup [hâneleri] tahrîr etdiler. ...“(Kâtip Çelebi,2018:92)
“... Sefer-i Midilliİnebahtı ve Moton ve Koron Venedik elinden nez‘ olunduğuna intikām içün Fransa pâdişâhından istimdâd edüp ol dahi gemiler donadup birâderzâdesin serdâr edüp Venedik donanmasına koşdu. Cümle iki yüz pâre kadırga ile dokuz [yüz] yedi Rebî‘ülevvelinde (Eylül-Ekim 1501) Midilli üstüne geldiler. Şehzâde Sultân Korkud âgâh olıcak sekiz yüz merd ile bir ağasını Ayazmend’e gönderüp andan ... gemiler ile bir şeb-i târîkde Karasi Beği ve askeri mu‘âveneti ile geçüp küffâr sufûfun hark ederek hisâra girdiler ve ağası şehîd oldu. (abç.) Bu haber-i hâ’il sem‘-i hümâyûna vâsıl olıcak hengâm-ı şitâda, hâzır bulunan keştîleri asker ile doldurup Hersekoğlu Ahmed Paşa’yı serdâr etdiler. Anadolu beğlerbeğisi Sinan Paşa’ya dahi emr olundu ki eyâleti askeri ile donanmaya mülhak ola. Ahmed Paşa Cumâdelûlâda (Kasım-Aralık 1501) Midilli kurbüne erişdikde küffâr hisâra yürüyüş eylediler. Fransa serdârı hisâra duhûlde müsâbakat etmeğin İslâm gāzîlerinden bir dilâver gebr-i mezbûru katl edüp kellesin kulleye dikdi. Fransa askeri serdârları başını görüp firâra yüz tutdular. Venedik askeri dahi anları görüp keştîlerine süvâr olup memleketlerinden yana kaçdılar. Ta‘mîr-i hisâr Anadolu beğlerbeğisine ısmarlanup Ahmed Paşa Âsitâne’ye rücû‘ etdi. Mezbûr Ahmed Paşa dokuz yüz on ikide (1506) vezîria‘zamlıkdan kapudan olup beş yıl sürdü. On yedide (1511-12) girü vezîria‘zam oldu. ...”(Kâtip Çelebi,2018:101-102)
02.07. André de Mouceaux, Fransız soylusu ve yaşamı gizemlerle dolu bir gezgin idi. Diğer gezginlerin aksine gerçekleştirdiği gezilerini hiç yayımlamadı. Büyük olasılıkla gizli bir devlet görevlisi olan yazar 1667 yılında Helence, Farsça ve diğer Orta Doğu dillerinde çoğaltılmış el yazması kitaplar ile antika madalya ve değerli oyma taşları, Yazıtlar ve Edebiyat Akademisi'nin koleksiyonuna kazandırmak için Akdeniz bölgesine gönderildi (Meynel,1993:11-15). Bugün Fransa Milli Kütüphanesi'nde bulunan 157 el yazması eser, bu görevlendirilmenin sonucunda elde edilmiş olabilir. 1668 yılında yeniden doğuya doğru bir seyahate çıktı. Haziran 1668'de Halep'ten İstanbul'a geldi ve 5 Mart 1669'a kadar burada kaldı (Köksal,9 Eylül 2021).Tuttuğu notlar ve çizimler gezginin ölümünden sonra, yeğeni Claude-Aleksandre Comte de Bonneval [4] tarafından, yazar Cornelis de Bruijn'e yollanarak yayımlandı. Gezgin, 1668 yılındaki bu gezisi sırasında tuttuğu notlarda Ayvalık'a dair gözlemlerini birkaç satır ile kaydetti.de Mouceaux'nun varlığını ve Ayvalık tarih çalışmaları açısından çok değerli olan bu belgesini, Helen mimar ve Ayvalık araştırmacısı Dimitro E. Psarro [5], Το Aϊβαλι και η Mικρασιατική Aιολιδα adlı monografide yazmaktadır (Psarros,2017:491-492). Burada yazılan satırları da, Voyage au Levant'un 5. cildinin 1732 yılında yapılan 2. baskısı bir Helen koleksiyoner [6] tarafından satın alınıp ve okunması ile, 1980 yılında gün yüzüne çıktı (Psarros,2017:491).
Bu notlardaki satırlar şöyledir:
“... Daha sonra iki küçük nehir ve dört dere geçtim; denizden biraz uzaklaşıp, karaya girmek için, 27 mil uzaklıktaki Bergama’yı geçiyorum ve önce dağları, sonra da tuz gölü yakınından üç saat daha yürüyerek, bir kısmı dağda bir kısmı ise kıyıda kurulmuş, büyük bir köy olan Kidomas’a vardım. Önünde, kuzeyinde dört adanın eşlik ettiği üçgen şeklinde bir ada var, eğer denizin daha fazla derinliği olsaydı burası oldukça iyi bir liman oluşturacaktı. ...”
(de Bruijn,1732:455)
02.08. Ulrich Jasper Seetzen [Musa Al-Hakim], 1767-1811 yılları arasında yaşamış Alman doktor, doğa bilimci, gezgin ve oryantalist idi. İstanbul’da Avusturya elçiliğinde müşavirlik yapan Hammer ile tanıştı ve kendisinden çok etkilendi. Gotha dükü için alacağı yazmalarla ilgili önerilerinden faydalandı. Böylece İstanbul’da Türkçe, Farsça, Arapça ve Grekçe 180 yazma satın aldı, benzerlerinin Almanya’da bulunamayacağını söylediği müzik aletleri topladı. İstanbul’dan sonra gittiği Bursa ve yaylalarında iyi karşılandı, yörüklerin oturduğu Uludağ’ı ziyaretinin ardından İzmir’e yöneldi. İlk kazıları 1896’da yapılan ve o dönemde hakkında pek fazla bir şey bilinmeyen Efes harabelerini ve Sisam adasını gezdi. (Beydili,2019:481) Günlüğüne göre; Gelenbe'den Akhisar'a ulaşmış, oradan Manisa'ya gitmiş, 4 Eylül 1803 tarihinde İzmir'e gelmiştir. Burada bir süre kalmış ve kiminde kayık bazılarında ise at kiralayarak; Ege adaları, Ayaslug [Selçuk], Efes, Bergama, Urla, Bornova ve diğer yerleri gezmiştir. 19 Kasım 1803 tarihinden sonra Halep'e gitmek için izin belgesi almış ve yolculuğuna devam etmiştir. Seetzen muhtemelen Eylül/Ekim 1811 tarihlerinde Taizz'de, Sana imamının emriyle rehberleri tarafından zehirlenerek öldürülmüştür (Köksal,1 Mayıs 2023).
Bu gezinin Türkçe çevirisi, 2017 yılında yayımlandı (Seetzen,2017). Seetzen Ayvalık'a hiç uğramadı ama burası hakkındaki bilgileri 18 Eylül 1802 günü Sisam Adası zenginlerinden tüccar Bay Konstantin Katzarih'in yazara verdiği bir öğle yemeğinde öğrendi:
"... [133v] 18 Eylül (Pazar)Rüzgar dindi, hava güzel. Belki bu akşam veya yarın sabah bir tartane [tartan] teknesiyle Sakız Adası'na gitmek üzere yola çıkabileceğim. Dün bizi konuk eden ev sahibime burada kaldığımız süre için on yedi kuruş ödedim. Adamın bu paraya gereksinimi vardı, çünkü Hora'da bir popas'ın [papaz] evinde tutsak olarak kalan ve ancak 120 kuruş ceza öderse özgürlüğüne kavuşabilecek olan karısını kurtarmak için para temin etmesi gerekiyordu.Bugün buranın en saygın tüccarlarından Bay Konstantin Katzarih bizi öğle yemeğine davet etti.Patinos'daki bir zamanların dünyaca ünlü yüksekokulu tamamen kapanmış. Günümüzde artık Yunan bilgeliğinin merkezi, Anadolu' da, Bergama yakınındaki Eiwaly [Ayvalık] kentiymiş. Orada Benyamin adında bir Rum (Rumlar bu adı Venyamin olarak telaffuz ediyorlar) kısa süre önce bir kolej [Kidonia Akademisi] kurmuş ve bu girişime 70.000 kuruş harcamış. Bu adam daha önce Paris'te yedi-sekiz yıl kalarak mükemmel bir eğitim görmüş. Kurduğu okulun çok iyi olduğunu ve burada her türlü bilim dalında ders verildiğini söylüyorlar. Söz konusu kişi muhtemelen devrim sırasında veya devrim sonrasında Paris'te bulunduğuna göre, oradan özgürlük fikirlerini ve ilkelerini beraberinde getirmiş ola bilir. Aslında kendi halkı genelde çok tutucudur. Eğer bu kuruluş özgür düşüncelerin yuvası olursa, burası Osmanlı Devleti için bir zehir kaynağı olabilir. ..."
(Seetzen,2017:591-592;Köksal,1 Mayıs 2013).
02.09. Robert Walsh, 1772-1852 yılları arasında yaşamış İrlandalı din adamı, tarihçi, koleksiyoner, yazar ve hekim idi. 1818 yılında iki ciltlik History of the city of Dublin adlı eserini yayımladı. Finglas'taki yıllarında, yerel bir arkeolog olarak da çalıştı ve birçok önemli keşif yaptı. Eski sikkeler ve madalyonlar üzerine çalıştı. 1820 yılında Levant Şirketi'nin [8] aday göstermesi üzerine İstanbul'daki Birleşik Krallık Büyükelçiliği'ne papaz olarak atandı. Böylece birkaç yılını Türkiye'de geçirdi. 1827 yılında Birleşik Krallığa geri döndü. Dönüş yolculuğunun ayrıntılı bir anlatımını yazdı ve bu eser kısa sürede büyük ilgi gördü. Walsh'ın bu seyahatnamesi, 1828 yılında patlak veren Rus-Türk Savaşı'nın da etkisiyle aranan bir eser haline geldi. Bu seyahatname açıkça Türk ve İslam dünyası karşıtı bir bakış açısı ile yazılmış idi. 1831 yılından 1835 yılına kadar papaz olarak tekrar İstanbul'da ikamet etti. Türkiye'den döndükten sonra, 1836 yılında iki ciltlik, A residence at Constantinople, during a period including the commencement, progress, and termination of the Greek and Turkish revolutions adlı eserini yazdı. 1839 yılında da, mimar ve manzara ressamı Thomas Allom'un [9] resimlediği Constantinople and the scenery of the Seven Churches of Asia Minor yayımladı. Bu illüstrasyonların çoğu çok popüler oldu ve diğer eserlerde de çok kullanıldı. 1852 yılına kadar İrlanda'da papazlık yaptı ve orada da öldü.
Robert Walsh, Ayveli'nin [Ayvalık] VIII. yüzyılda "bir balıkçı köyünden endüstri kasabasına" ani dönüşünün "bir öyküsünü yazıyor" sanki eserinde:
" ... Bu yüzyılın başlarında Yunanlılar, Avrupa'nın geri kalanının aşıladığı edebi dürtüye uymaya başladılar ve bunun sonucunda Ayveli [Ayvalık]'de bir kolej kurdular. Smyrna [İzmir]'ya yaklaşık yetmiş mil [112,65 km.] uzaklıkta [ve] Metelyn [Midilli] adasının karşısında bulunan bu yer, 1740 yılına kadar yaklaşık üç yüz Türk ve Yunanlının yaşadığı fakir bir balıkçı köyüydü. O yıl, köyden Johannes Oeconomus [10] adında genç bir Yunanlı, memleketine önem kazandırma fikrini ortaya attı. Bir süreliğine oradan ayrıldı, Batı Avrupa ülkelerini gezdi ve topladığı fikirler ve bilgilerle geri döndü. Diğer kazanımlarının yanı sıra Türkçe diline de hakimdi: bu nedenle önce başkente gitti, şehrini Yunan kentine dönüştürmenin büyük avantajı konusunda Osmanlı İmparatorluğu 'nu ikna edecek kadar nüfuz ve hitabet yeteneğine sahipti ve bu amaçla [aldığı] tam yetkiyle evine döndü. Yurttaşlarını [Ayvalık'a] davet etti ve onları gelmeye ikna etmek için özgür bir hükümetin anayasasını hazırladı; bu da milletinin duygularına o kadar uygun geldi ki, her yerden kalabalıklar ona akın etti ve sayıları kırk bine ulaştı. Şehir, sağlam [ve] taştan [yığma olarak] inşa edilmiş beş bin evden oluşuyordu. Otuz altı yağ çıkarma değirmeni, yirmi dört sabun fabrikası, tüccarların konaklaması için üç büyük han, iki iyi hastane ve bir katedral ve piskopos sarayı ile on büyük kilise içeriyordu. Aslında, zenginlik, ruh ve bağımsızlık duygusu bakımından, ataları arasında daha önce var olan herhangi bir cumhuriyete denk, aktif ve zeki Yunanlılardan oluşan özgür bir cumhuriyetti. Onlar gibi onlar da kurucularına ve hayırseverlerine karşı kıskançlık duymaya başladılar. Kurduğu özgür hükümeti yıkmak istemekle suçlandı ve ülkesinin nankörlüğünün kurbanı olarak sürgünde öldü.
Yunan topluluklarının en müreffeh ve girişimci olanı burası olduğu için, 1803 yılında burada Yunanistan'ın yükselen gençliğinin eğitimi için bir kolej kurulmasına karar verildi. Bu amaçla, deniz kıyısında hakim bir konumda bir yapı inşa edildi ve bu yapı, büyüklüğü ve eklentileri bakımından Avrupa'daki benzer tesislerden geri kalmadı. Profesörler atandı ve bu profesörler sadece diller ve nezaket edebiyatı üzerine değil, ahlak, fizik, mantık, retorik ve matematik üzerine de dersler veriyorlardı; Yunanistan'ın her yerinden üç yüz öğrenci genldiği okul kayıtlarında yer alıyordu. Yunan devriminin patlak verdiği sırada Ayveli [Ayvalık]'nin durumu işte böyleydi ve ben de tam orayı ziyaret etmeye hazırlanırken başına gelenleri duydum. Ortak dava uğruna heyecanlandırılmaması mümkün olmayacak kadar önemli bir yerdi, bu amaçla oraya gitmeye karar verildi ve 13 Haziran 1821'de Yunan filosu orada belirdi. Niyetlerinden haberdar olan Türkler, çevredeki tüm kuvvetlerini toplayarak şehre akın ettiler ve filo onları bombalamaya başladı. Binalar her iki tarafça da ateşe verildi; Türkler, halkı katlettikten ve evlerini yağmaladıktan sonra geri çekildiler ve gemilerinden karaya çıkan Yunanlılar, Türklerin dokunulmamış kısımlarını da yıktılar. Hayatta kalan sakinlerin geri kalanı Yunan filosuna binerek başka yerlere götürüldü; ve böylece bir günde, koleji ve tüm mülkleriyle birlikte gelişen cumhuriyeti yok oldu ve şimdi geriye, İyonya'daki öncüllerinin kalıntıları kadar ıssız harabelerden başka bir şey kalmadı. Aralarında bazı öğrencilerin de bulunduğu yaklaşık üç yüz talihsiz sakin Smyrna [İzmir]'ya getirildi ve tanesi yirmi kuruşa köle olarak satıldı; bunlardan bazılarını daha sonra bana gösterdiler. [11]..."
(Walsh,1836:396-398;Walsh,2011:497-498)
02.10. Francis Vyvyan Jago Arundell, 1780-1846 yılları arasında yaşamış Birleşik Krallık uyruklu antikacı, Anglikan din adamı ve gezgin idi. 1822'de İzmir'deki Levant Şirketi'ne papaz oldu ve burada on dört yıl kaldı. Büyük bir enerjiyle İzmir çevresine keşif turları düzenlemeye başladı. Mart-Eylül 1826 tarihlerini içeren dönem boyunca yedi kilise: Efes, İzmir, Bergama, Akhisar, Salihli, Alaşehir, Denizli ve Isparta gezileri ile 1834 yılında yaptığı Filistin gezilerini değişik kitaplarında yayımladı. Bu yayınlarından cesaret alan Arundell, 1833 yılında hiç bir Avrupalı gezgin tarafından yazılmayan bölgelerden geçen, 2.000 kilometrelik bir tura çıktı ve Antakya'nın kalıntıları üzerinde bir çalışmalar yaptı. Bu gezilerini anlatan iki ciltlik Discoveries in Asia Minor kitabını 1834 yılında yayımlandı. Arundell İzmir'de yaşarken antika, madeni para ve el yazması koleksiyonu yaptı ve Birleşik Krallığa döndüğünde, bu kolekiyondaki paralar British Museum'a satıldı.
Arundell, Discoveries in Asia Minor'un 2 cildi ek bölümlerinde, Anadolu'da yaptığı üç geziyi yazmaktadır. Bunlardan ilki ek bölüm 2'de yer alan Journal- From Smyrna to Pergamus and Aivali by land; and thence by sea to Mitylene and Smyrna adlı bölümüdür (Arundelll,1834:287-386). Bu bölümünün 5/8 Haziran 1834 günleri (8 Haziran günü sabah saat 9:30'a kadar); Ayazmati [Altınova], Ayvalık ve Mosconisi [Alibey Adası]'de geçer (Arundell,1834:315-329). Burada Arundell Ayvalık'ı, rahip Jowett'ın 1818 izlenimlerini yazdığı günlüğü ile kıyaslar. Ancak makaleyi doğru hatırlayamaz (Jowett,1822;Köksal,18 Nisan 2019). [12]
Bir diğer dikkat çekici konu ise, Arundell'in bir din adamı olmasına karşın "Ayvalık insanını aşırı dindar" bulduğu bölümlerdir. Bu konu Ayvalık tarihi araştırmalarında Aynaroz Dağı rahipleri ile Efes Metropolitliği kavgasını seküler bir gözle araştırılması gerekmektedir. Zeki Arıkan'a göre 1909 olaylarının altında bile yatan bu konudur (Arıkan,2011;Arıkan,2022).
Arundell'in eserindeki Ayvalık ve yakın çevresinin XIX. yüzyıl gözlemleri şöyledir:
"... Günlük- Kara yoluyla İzmir'den Bergama ve Ayvalık'a; oradan da deniz yoluyla Midilli ve İzmir'e
AYASMATİ [ALTINOVA] KÖYÜ.Saat yediye çeyrek kala, Ayasmati çayı [Dikili Çayı] adı verilen, denize doğru akan geniş ama sığ bir nehri geçtik ve kısa süre sonra Ayasmati'ye vardık. Burası sadece yüz Türk ve kırk Rum'un yaşadığı küçük bir yer. M. Choiseul, Ayasmati'nin Attea bölgesinde olduğunu varsayıyor: öyle olabilir ama biz, Ayasmati'de antik bir kentin bulunduğu varsayımını haklı çıkaracak camideki birkaç granit sütun ve mezarlıktaki iki veya üç parça dışında hiçbir şey bulamadık. *
Konakları, mezarlığı, Rum kilisesini görerek köyün içinde dolaştık. Kilise muhtemelen güvenlik nedeniyle handaydı ve dairemizden sadece birkaç kapı ötedeydi. Yaşlı rahibi yaklaşık bir düzine kişiyle birlikte ayini söylerken bulduk. Ziyaretimize oldukça alışılmadık ve uygunsuz bir saatte, gece yarısı, yataklarımızdayken karşılık verdi ve ertesi gün, Whitsunday [13] olduğu için büyük bir şölene katılmamız için bize çok baskı yaptı.
ZEYTİN BÖLGESİ.
6 Haziran pazar - Saat dörtten önce kalktık ama atlarımızın o saatte yola çıkmaya hazır olması yönünde kesin emir vermiş olmamıza rağmen, Milcom [saat] altıyı geçinceye kadar hazır değildi. Saat beşte kilise ayinine katıldık ve kadınlar da dahil olmak üzere, her zamanki gibi ayrı ayrı yaklaşık kırk kişi saydık. İçeri giren herkes bir ya da iki parasını tabağın üzerine koyuyor ve yakıldığında perdenin önündeki sehpaya yapışan tapasını alıyordu. Fena halde fakir görünüyorlardı ama kendi tarzlarında dindarlardı; gerçi rahip ara sıra paravanın içinden azarlarken, ayini de dışarıyı da yönetiyordu. Bay Brewer, sataşma tarzındaki bir tuhaflığa dikkat çekti.
Saat altı buçukta büyüleyici bir zeytinliğe girdik; ağaçların çoğu büyük ve güzel, ancak çoğu gençti. [Görüntü], Romalılar bölümü on birinci ayetteki, "iyi ve yabani zeytin ağacını ve burada çok verimli bir toprak olmasına rağmen, çakmaktaşı kayalarından çıkan yağı" bize hatırlattı. Yedi buçukta her taraf aydınlanınca oradan ayrıldık ve bir bağın içinden geçtikten sonra tekrar zeytinliklere, ama açık bir araziye girdik. Sağdaki tepelerin tamamı zirveden tabana kadar zeytin ağaçlarıyla kaplıydı.
REFAH İÇİNDE AYVALIK.Ayrıca Cydonia köyünde olduğumuzu hatırlatan birkaç ayva ağacı da gördük. Önümüzde bulunan çok sayıda yel değirmeni, bir kasabanın çok uzak olamayacağının kanıtıydı, ancak Milcom'un dün gece bizi Ayvalık'ın, Ayasmati'den en az üç buçuk saat uzakta olduğuna dair ikna ettiği için ve Ayvalık'ın yakınında da olduğumuzu düşünerek, yavaş yavaş ilerlememize rağmen Ayasmati'den bir buçuk saatten biraz daha fazla bir süre sonra, saat sekizden önce şehre vardık.
Bu ilginç yerin tarihi çok iyi biliniyordur. [1821] ayaklanmanın başlangıcında Ayvalık'ın nüfusu kırk bine yakındı. Kolej [Ayvalık Akademisi] yabancıların hayranlığını içermekteydi; kasabaya, çevreye ve adalara mensup her yaştan üç yüz elli öğrenci sürekli olarak bulunuyordu. Öğrencilerine dilbilgisi, doğa felsefesi, matematik, mantık, retorik ve ahlak felsefesi, eski ve modern Yunanca öğretilirdi. Yönetim, yetenekleri kadar erdemleriyle de tavsiye edilen seçkin profesörler tarafından doldurulmuştu. 13 Haziran 1821'de Ayvalık yıkıldı. Kolej, hastaneler, kiliseler, hepsi savaşın tahribatıyla yerle bir oldu. **
AYVALIK'IN ISSIZLIĞIKasabanın içinden geçerken her tarafta ortaya çıkan ıssızlığa tanık olmaktan daha yürek parçalayıcı bir şey olamaz; yüksek bir tepenin alt ve üst kısımlarında büyük yer kaplayan evler artık neredeyse yerle aynı hizaya gelmişti. Sekiz yıl önce var olan sayısız yüksekliğe sahip evlerin yerinde, beş ila on beş feet [1 feet = 30.48 cm.] arası çıplak çatısız duvarlar kapamıştı. Nüfus geri dönüyordu ve şu anda (1830) sakinlerin sekiz ila on bin arasında olduğu hesaplanıyor, elbette yıkık evleri yeniden inşa ediliyor. Büyük bir malikane yıkıntıları arasında, siyahlar içinde yaşlı bir kadının tek başına oturduğunu gördüm; başı derin bir düşünceyle iki elinin içine yaslanmıştı. Muhtemelen daha önceki ve daha mutlu günlerin sahnesi aklına geliyordu!
YENİ HAN.Bugün Whitsunday olduğundan, etrafı saran sefaletin ortasındaki insanların kıyafetlerinde, düzgün ve temiz bir görünüm vardı. Han yeniydi, geniş ölçülerde inşa edilmiş ve çok güzel bir binaydı. Bulduğumuzdan daha fazla konforlu ve temizlik bekliyorduk; boş olan tek oda, Menemen'den gelen bir kafile doldurulmuştu. Diğer tüm odalar, büyük bir yoksulluk içinde olan, daire fiyatlarının düşük olduğu, ayda beş kuruş (bir şilin altı peni değil) olan ve onları orada yaşamaya davet eden Rum aileler tarafından işgal edilmiş gibiydi.
KOLEJ HARABELERİ.Han neredeyse bir hastane gibiydi. Her tarafımızda çeşitli rahatsızlıklara yakalanmış pek çok zavallı vardı. Edremit'ten gelen zavallı bir delikanlı çok hasta görünüyordu; nabzını kontrol ettim ve biraz hızlı olmasına rağmen görünüşe göre hastalığı yoktu. Bu açıkça aşırı yorgunluk ve açlığın bir sonucuydu! Handaki herkese yabancıydı ve borcunu ödeyecek parası olmamasına rağmen zavallı bir kadının onu özenle emzirdiğini ve ona çorba verdiğini görmek hoştu!
Kahvaltımızı yaptıktan sonra çok sayıda ziyaretçimiz vardı ve diğerlerinin yanı sıra daha iyi durumda olan zeki bir Yunanlı, eski koleji yıkıntılarından yeniden ayağa kaldırmak olmasa da, en azından eğitim için bir şeyler yapmak için çaba gösterme konusundaki görüşümüzü hemen savunmaya başladı. O artık, bu kasabadaki cicerone'umuzdu. Yolculuğumuzun amacını göz önünde bulundurarak, bir başkasının inşası için yer bulmak üzere kiliselerinin ve mevcut okulunu gösterilmesini istedik. Ünlü üniversitenin artık taş yığınlarından ibaret olan, duvarlarının yüksekliği yalnızca beş ila altı feet olan alanı ziyaret ettik. Burada geniş bir alan ve bol malzeme vardı ancak, görüşümüz klasik bir okulun yeniden kurulmasından ziyade, imkanlarımızla orantılı olarak, daha mütevazı bir karaktere sahip, olduğundan daha hoş bir görünüşe sahip olmasıydı. Bu beklentiyle buradan ayrıldık. Kasaba halkının yeniden refaha kavuşmasıyla profesörlerin sandalyeleri bir kez daha dolacaktı.
ST. GEORGE KİLİSESİ [AGIOS GEORGIOS KİLİSESİ/ÇINARLI CAMİİ].Daha sonra biri, yeni Türkiye için tasarlanan iki hastanenin, karantina hastanesinin kalıntılarını bize gösterdi. Artık kiliseleri incelemeye başlamıştık.
Görev başındayken bir İngiliz olarak ilk saygılarımızı St. George Kilisesi'ne, Agios Georgios'a [14] sunduk ve arkadaşımın [bu] ulusal azizimizi tamamen reddettiğinden de emin değilim. Belki de bu nedenle St. George'un himaye ettiği ülkeye saygı göstergesi olarak, perdenin arkasına, Yunanlılar tarafından Bomos olarak adlandırılan yere kabul edilmemizi ve her iki kolunda da birer torba asılı olan büyük bir haç gösterilmesini amaçlanmıştı. Bunlardan birinde, hastalara viatica olarak verilmek üzere çok küçük parçalara bölünmüş, küçük bir kutuda saklanan kutsal ekmek bulunuyordu; diğerinde şarap vardı. Masanın üzerinde o gün için kutlanan ve kendi kiliselerimizde olduğu gibi küçük kareler halinde kesilmiş kutsal ekmek vardı.
AYVALIK OKULU MÜDÜRÜ.Rahip, eşsiz bir lütuf işareti olarak, Kutsal perşembe günü patrik tarafından İstanbul'da yapılan ve tüm kiliselere dağıtılan kutsal yağı koklamamız için bize sundu. Kesinlikle mür, aloe ve cassia kadar keskin kokulu değildi. Saygının bir başka işareti de dudaklarımızı saygıyla zengin bir şekilde ciltlenmiş Evangelion'a koymamıza izin vermekti.
Daha sonra Panagia ton Orphanon adı verilen Yetimlerin Meryem'i kilisesini ziyaret ettik ve arkasında okulumuz için iyi olacak, yaklaşık 50'ye 100 feet bir duvarla çevrili bir alan gördük. Bize başkalarını ve son olarak Aziz Demetrius'u da gösterildi. Burada, Ayvalık'taki tek okul müdürüyle sohbet ettik. Az sayıda öğrenci kilisenin girişinde ve eski yöntemle eğitim görüyordu. Listedeki isim sayısı yetmiş ikiyi buluyordu ve ödedikleri ay bazında bir kuruştan elli paraya, üç peniden dört peniye kadar değişiyordu.
Okul müdürü, önerdiğimiz okula istekli ve yatkın görünüyordu. Ama bu ve diğer kiliselerin rahipleri, dostumuz cicerone'un "Ah, onlar kaloi antropoi, iyi insanlardır ve yemek yemeleri ve uyumaları ile meşhurdur" demesine rağmen, plana yürekten katılmış gibi görünmüyorlardı.
FRANSIZ KONSOLOSU.Han'a döndüğümüzde rehberimizin arkadaşları olan Ayvalık'ın önde gelen iki adamı bizi ziyaret etti. Bay Brewer onlara; bir okul inşa etme masrafının yarısını karşılamaya ve bir öğretmeninin ücret ödemesini yapmayı, diğer yarısını da kasabanın ödemesi şartıyla hazır olduğumuzu anlattı. Onlar, Yunanlılar gibi, hiçbir şey ödemeye güçlerinin yetmeyeceğini söylüyor gibiydiler. Şehrin ileri gelenlerini bir araya toplayıp istişarede bulunmayı teklif ettiler. Ne yazık ki Geronde'ler, Midilli'ye gitmişlerdi ve bu güne de dönmeyeceklerdi.
Sonra, daha önce her türlü yardımda bulunmak üzere hizmetçisini kibar bir şekilde gönderen Fransız konsolosunun ziyaretinden onur duyduk. İtalya'nın yerlisi olmasına rağmen, gerçek bir Fransız olduğunu kanıtlayacak kadar canlılığa ve hareket kabiliyetine sahipti.
Felaket anında buradaydı ve Türkler çıkarken bayrağını konsolosluk binasının üzerinde sallayarak Musconisi'ye çekildi. Geri döndüğünde, evinin, koruyucu bayrağa bakılmaksızın yakıldığını, daha önce yirmi bin kuruşun yağmalandığını, kendi özel mülkünün yanı sıra kasaba halkına ait devasa mülklerin de yağmalandığını gördü. Fransız ve Avusturya konsolosu olarak güçlü sandığı ve arşivleri de yok edildi. Daha sonra Rodos'a gitti ve görevine ancak son üç hafta önce geri döndü.
Havaların ısınması üzerine Truva gezimizi yarıda bırakıp Milcom'u ve atları İzmir'e yollayarak Midilli'ye geçip deniz yoluyla İzmir'e dönmeye karar verdik. Güneşin ardından biraz dinlenip serinledikten sonra akşam tepenin zirvesine doğru yürüdük. Muhteşem bir panorama olan manzara, Edremit Körfezi'ni de içeriyordu; ve eğer bu kadar geç olmasaydı, belki o kasabayı ve Assos'un kalıntılarını, hatta bir nebze de olsa Truva'yı görebilirdik. Ancak saat geç olduğundan geri dönmek zorunda kaldık ve Türkiye için uzun zamandır güzel bir şehir olmayan bu kadar uzun bir yolu kat etmek çok etkileyiciydi; şimdi köpek havlamaları ve cucuvaia'nın kederli notası dışında hiçbir sesin rahatsız etmediği bir duvar yığını.
KİLİSE BİNASI SAYISI.
Bir zamanlar bir Fransız'ın dediği yer olan aşağıya vardığımızda, birçok iyi giyimli kadının Agios Georgios kilisesine doğru aceleyle geldiğini gördük, oraya vardık, bağlılık kiliseye değildi, yalnızca binaya selam vermekten ibaretti. [Bu halk] bir okul kurmak için tek bir para bile bağışlanmazken, tüm kiliselerin yeniden inşası için bu kadar para harcama telaşına kapıldıklarını görmek, bizi çok üzdü ve bizi ziyaret eden Rumlara da [bu düşüncemizi] dile getirdik. [Bu halk] şimdiden sekiz ya da on bini aşmayan bir nüfus için dört kilise restore ediliyor, oysa İzmir'de otuz binden fazlasına üç kilise yetiyor!
Kiliselerin yeniden inşası için aidat toplayan bir rahibin başkanlığındaki bir heyet bizi ziyaret etti. Üzerimize altın ve gümüş dolu bir tabak verip yardımımızı istediler. Bay Brewer, en ufak bir tasarruf bile yapılmamışken, son derece fakir olan az sayıdaki nüfusu bu kadar çok kilisenin yeniden inşasına ve süslenmesine katkıda bulunmanın, utanç verici dememek gerekirse de, buna yakın bir düşünceye sahip olduğunu çok doğru ve kesin bir şekilde ifade etti. Karşılığında bir okul inşa ederek bu yoksul insanlara fayda sağladığını gösterdik. Ve tabii ki bir şey vermeyi reddettik.
7 Haziran pazartesi - Bugün Han'dan kendi isteğimizle ayrılırdık, çünkü handa çok fazla hastalık vardı ve içtiğimiz su da sağlıksız kalitedeydi; ama rüzgar Midilli'ye üstü açık bir tekneyle geçilemeyecek kadar kuvvetli esiyordu.
FRANSIZ KONSOLOSLUĞUNDA ÖĞLEN YEMEĞİ.Fransız konsolos, kendisiyle yemek yememiz için bize o kadar çok baskı yaptı ki, reddedemedik; yemek saati bir buçuktu. Öncekine göre daha mütevazı olan konsolosluk malikanesi üç odadan oluşuyordu, yani: girişin solunda bir mutfak, sağında ise henüz sıvanmamış iki oda bulunuyordu. İstanbul'dan yeni gelen Rus konsolosuyla tanıştık. Ayvalık felaketi sırasında o da burada ikamet ediyordu ve evinin yağmalanması ve yakılmasıyla diğerlerinin kaderini paylaştı. Artık dönüşteydi ve her iki yerde de konsül olarak ve Midilli'yi ikametgah yeri olarak tercih edişinin fermanını ağaya okutmak için bugün buraya gelmiş. Ev küçük olmasına rağmen muhteşem bir şekilde ağırlandık ve yemekten sonra konsolosun bizi Midilli'ye götürmesi için tavsiye ettiği tekneyi görmeye gittik.
KADIN OKULU AÇIN.Erkekler için büyük bir devlet okulu inşa etme planımızın uygulamaya konması açıkça zaman alacağından, Bay Brewer kız çocukları için neler yapılabileceğini denememizi önerdi; Yunan arkadaşımız ve cicerone bizi yeni sisteme göre okul açabilecek durumda olması için tavsiye ettiği iki genç Rum kızının evine götürdü; masrafını Bay Brewer'la paylaşmayı kabul ettim.
Her ikisi de çok genç ve zekiydiler; biri sadece on dört yaşındaydı; ilk önce Bay Brewer'ın, ardından da arkadaşım rahip Henry Leves çabalarıyla Suriye'de kurulan yeni okullarda birkaç ay eğitim görmüşlerdi. Oldukça iyi yazıyordu ama eski sistemi öğreten diğeri kadar iyi okuyamıyordu. Onlara ayda otuz para vermeyi ve okul için yer bulmaları için yirmi para daha vermeyi teklif ettik. Tüm akşamımız, İngiltere ve Amerika'ya gönderilecek ve Ayvalık ile Yedi Kilise'deki okulların yeniden kurulması amacı için yardım mektubu hazırlamakla geçti; bu bölüm belki bu derginin sonunda verilecektir [bu mektup taslağı baskıda bulunmamaktadır].
MİDİLLİ'YE GİDİŞ.8 Haziran salı - Bu gece, her türlü süpürme, yıkama ve silkeleme önlemine rağmen, her zamankinden daha huzursuzduk; pireler "endüstriyel" olmaktan öte bir şeydi ve bizi yok etmeye kararlı görünüyorlardı. Onların, düzeni ve iyi ilkeleri yeniden kurma kaygımızı kıskanan Ayvalık'daki ıssız Türklerin huzursuz ruhları olduğunu hayal edebiliyordum. Kaptan bizi erken çağırdı, Yunanlılar gibi bizi Midilli'ye götürmek için yirmi kuruş ya da İzmir'e gidersek yüz kuruş gibi çok kesin şartlar teklif etti. Rüzgârın şiddetinden ve kiremitler, pamuk torbaları vb. ile dolu geminin küçüklüğünden dolayı biraz tereddüt etsek de yola çıktık.
---* Antik kentin, kıyıya daha yakın olduğundan [dolayı] Attea değil Attalia olduğunu düşünüyorum.** Ayvalık veya Haivali'nin, antik Heraklia bölgesinde inşa edildiği sanılıyor; bugünkü adı Türkçe'de Yunanca'da Kydonia, ayva kasabası anlamına geliyor. Yer ve özellikle kolej hakkında çok ilginç bir açıklama Rahip W. Jowett tarafından Akdeniz'deki Hıristiyan Araştırmaları adlı eserinde verilmektedir, s.58. 1818'de, elbette Yunan devriminden önce ve kalabalık nüfusun gelişip mutlu olduğu bir dönemde oradaydı. Nüfusun daha sonra 25.000 olduğu tahmin ediliyordu. O zamanlar bir kolej, bir kütüphane ve matbaa vardı.Kolej 1803 yılında inşa edildi. Bay Jowett Ayyvalık'dayken, Gregorius Kilise Tarihi üzerine, Theophilus ise matematik üzerine dersler verdi. Bay Jowett, Eutychus'un üst odadaki bir pencereden düşerek ölümünü anlatıyor. ...”(Arundell,1834:315-329;Köksal,28 Ağustos 2023)
02.11. William Jowett 1787-1892 yılları arasında yaşamış gazeteci, yazar, Anglikan [15] rahip, misyoner ve gezgin idi. 1813 yılında The Church Mission Society (CMS)'ne katıldı ve misyonun yurtdışı görevine giden ilk Anglikan oldu. 1815-1820 yılları arasında Akdeniz bölgesinde çalıştı. Jowett 1816 yılında Malta'da yayımlanan The Christian Observer adında bir gazete kurdu, aynı yıllarda The Baptist Magazine'de misyon adına muhabirlik yaptı. Akdeniz'deki ilk beş yılı daha çok Malta'da geçse de, bir süre Korfu adasında ve iki defa da Mısır'da bulundu. 1818 yılında Ayvalık'a geldi ve dört gün burada kaldı.
Jowett, 1818'de İzmir üzerinden Ayvalık'a geldi ve burada 4 gün geçirdi. Bu dört gün hakkında tuttuğu notlar, özellikle Ayvalık Akademisi'nin 1821 öncesi dönemine dair verdiği bilgiler oldukça önemlidir (Köksal,18 Nisan 2019). Jowett, 20 Mayıs 1818 - 23 Mayıs 1818 tarihleri arasında, Ayvalık'ta geçirdiği 4 gün boyunca kurduğu ilişkileri ve gezdiği mekanları şöyle yazmıştır:
"... 19 Mayıs 1818, salıİki Rum gemicinin de bulunduğu bir kayığın içinde, gece yarısı İzmir'den ayrıldık, bu sabah, İzmir Körfezi'nde bir hayli yol almıştık.Son derece boğucu bir günün ardından, gün batımına doğru, kayıkçılar sahile yanaştılar. Sarı katır tırnakları ve mersin bitkisi ile çevrelenmiş bir alandaki su kaynağına kadar adamlardan birine eşlik ettim. Yolumuz üzerinde bir tarla bulunuyordu ve içinde yürürken bir miktar buğday başağı koparttım. Sebze ve meyve toplamayı unutmuş olsam da bununla ne hoş ekmek yapılır.Kayığımıza döndüğümüzde İncil'den bir bölüm okumayı önerdim. Adamlar memnun oldular. John İncili 1-14 arasını okudum ve açıkladım.[İncil'deki bölümü okuyor ve açıklıyor.]Güneş artık gruba dönüyordu ve mükemmel bir dolunay sağ tarafımızdaki tepeler üzerinden yükseliyordu –rüzgar neredeyse sakindi- bitkilerin kokuları havaya yayılıyordu, kürek sesleri dışında kulağa tek bir ses geliyordu ve [deniz] fosfor, kıvılcım gibi parıldıyordu. Kanımca; deniz üzerinde böyle büyüleyici bir akşamı, hayatım boyunca geçirmedim. Sahnenin mükemmel çekiciliği ve güzelliği, sakinleşmek için çok uygun; Kutsal Geçit'i henüz okumuştuk; ve bir mütevazı çaba ile yaradılış mucizesini, Yunanca vaaz edişim – zihnimi sakinleştirmiş ve kutsal duygularımı yükseltmişti.Saat dokuza doğru, küçük bir mağara önünde demirledik ve on ikiye kadar uyudum.20 Mayıs 1818, çarşambaGece yarısından sonra uyandık. Rehberimiz kuzeye doğru baktı ve Çandarlı Körfezi [Gulf of Sanderti]'ni geçmenin şu an için güvenli olmadığını söyledi: gökyüzü kızgın ve rüzgar sert esiyor. Bir süre sonra saat birde tekrar yola çıktık. Saat dokuz olmuştu, ben de Act. Viii 36-40 arasını okuyup açıkladım.
[İncil'deki bölümü okuyor ve açıklıyor.]
Saat onda, Midilli'nin kuzey doğusuna vardık. Saat birde, kentin yaklaşık iki mil güneyinde indik ve ben biraz şarap ve yeşillik aldım. Ayvalık, akşam olduğunda, dingin bir sakinlik içinde karşımızda duruyordu. Matt. viii. 1 — 13 arasını okudum, fakat adamlar çok yorgun olduklarından önemsemediler. Saat onda demirledik ve beşe kadar uyuduk. Saat yediye doğru Ayvalık'a varmıştık.Ayvalık Limanı çok sığdır. Gemiler sekiz milden daha fazla yaklaşamazlar ve ancak bu mesafeden tekneler vasıtasıyla yükleme ve boşaltma yapmak zorundadırlar. Girişi çok dardır, aynı anda sadece bir gemi geçebilir: burası kent merkezine yaklaşık üç mil [yaklaşık 4,83 km.] uzaklıktadır.21 Mayıs 1818, perşembeÖnce Konsolos yardımcısına gittim. Bir saat kadar dinlendikten sonra, Okula kadar bana eşlik etti. Okul müdürü Gregorius'un odasına girdik. Ben, İzmir Piskoposunun verdiği mektubu sundum ki o; çok uzun birisiydi. Bitirdiğinde elini hafifçe göğsüne getirerek “Hoşgeldiniz! Sizi gördüğüme memnun oldum” dedi. Tütün, şekerleme ve kahve ikramında bulundu, ben de isteklerimin yerine getirilmesi için zamanımın müsait olduğunu söyledim. Birlikte müdür yardımcısı Theophilus'un odasına gittik, burada da aynı nezaketle kahve ve şekerleme ikram edildi. Daha sonra bana, tüm Yunan klasiklerinin de içinde olduğu 700-800 cilt kitabın bulunduğu kütüphane'yi gösterdiler. Burada, birçok astronomi ve diğer doğa bilimleri aletleri de bulunmaktaydı. Yardımcı öğretmen de bize katıldı: adı Eustratius idi.Yaklaşık 140 feet [47,62 mt.] uzunluğunda ve 90 feet [27,43 mt.] genişliğinde büyükçe dikdörtgen bir yapı olan Kolej'in çevresini dolaştım. Binanın üç tarafı, uzak yerlerden gelen öğrencilerin kalabildiği küçük odalar ile çevrelenmişti. Şu anda, yüz kadar kasabadan ve sanırım yüz kadar da başka bölgelerden gelen öğrenci bulunmakta. 72 tane de oda bulunmakta. Burada kalan öğrenciler barınmak ve derslere katılmak için ödeme yapmaz, kitap, gıda ve kıyafet için para öderler. Bina iki katlı: üst katta konferansların verildiği geniş bir dairesel oda ve yardımcı öğretmen ile asistanlar için de büyük bir dikdörtgen oda bulunmakta. Binanın ortasında, bakımlı bir bahçe ile iki veya üç yetişkin badem ağacı olan bir dikdörtgen avlu bulunmakta. Kolejin bir duvarını ise deniz yalıyor.22 Mayıs 1818, cumaBu sabah derse katılmak üzere Koleje geldim. Gregorius'un çevresinde yaklaşık elli kadar öğrenci oturuyordu ve o bilimsel açıdan Yunan grameri dersini veriyordu. Ders anlatımı sonrasında, sınıfındaki yabancı öğrencilere kısa övgüler söylediğini duymak beni çok şaşırttı. Onun öğrencilerine, övgünün ve teşvikin her ikisinin de ne kadar gerektiğini göstermesi, eski zamanlarda olduğu gibi böyle uzak yerlerden gelen öğrenciler tarafından da görülmesi, aralarındaki bir durumdu -şimdi, mutsuz, çürüme içine çoktan düşmüş, başlangıcı canlandırmak için olsa gerek. Ben mahcubiyet duymaksızın düşüncelere dalmış iken, Gregorius, herhangi bir cevap beklemeksizin nazik konuşmasını sonuca bağladığında, gösterilebilecek saygının en iyi ifadesi olarak [, öğrencilerince] sessizce dinleniyordu– o bunun üzerine sessizce ayrıldı.Bir sonraki ders Theophilus'un idi. Yaklaşık otuz kişilik mevcut vardı ve onun Newton'un onbirinci bölümünü anlatması benim için sürpriz oldu. Dersini dinleyenlerin tümü onu anlayamadı. O büyük bir kara tahta üzerinde, çok bilinen astronomik gezegenleri tebeşirle işaretleyerek seçti. Bunu yaparken, araya yerleştirdiği sorularını soran uygulamasını sevdim.Bundan sonraki ders için [dersi verecek] öğretmen ile uzun süre oturduk, planlarını yaptı ve onlara benden bahsetti. Yunanistan'da eğitim vermek söylentisi şudur: Yaklaşık yüz yıl kadar önce, Meletius'den itibaren (Yunan Coğrafyası'nın yazarı değildir) Yannina'da öğretilirdi. Elli yıl kadar önce, ünlü öğretmen Methodius idi ve daha çok Yannina'da – aslında Yunanistan'ın tümünde olmasa da diğer yerlerde de, yeniden diriliş dönemi hakkında genel hatları ile konuşuluyordu.Daha sonraki zamanlarda, öğrenim Yannina'da çok fazla gelişmedi. Aslında hala okullar vardır. Bunlardan birisi de Psalida'daki yerdir ve eski itibarı sağlamaya çalışmaktadır. Bir Yunan beyefendisi bana, onun öğrencilerinin Psalida'yı nasıl değiştirdiklerini anlattı. İki ya da üç genç çocuğa dikkat çekti: “bugün” dedi, “para var – yarın buna sahip olunup olunmayacağını bilmiyorum: ama onlar Homer okuyorlar. Her an çekişme ve bir anlaşmazlık olabilir.” Methodius'dan hemen sonra, Athos Modern Yunanca yazarları arasındaki en ünlüleriydi.Yaklaşık 1770'de, Patmos'lu Daniel sistematik dilbilgisi öğretilen tanınmış ünlü okulunu kurdu. Gregorius onun bir öğrencisi idi. Okul bunun üzerine eski ününe kavuştu; ama birkaç iyi eğitimcisini dışarı gönderdi.Bunun üzerine, Yunanistan'ın farklı bölgeleri arasında edebi küçük yazışmalar yapıldı. Gregorius, Patmos'a geldiğinde, Ayvalık'tan geldiğini söyleyince ona, geldiği yerin nereye bağlı olduğu sordular: bu yerin varlığından habersizlerdi. O, Moschonesus'a yakın bir yer olduğunu söyledi. Strabon'a baş vurdular ve onun Coğrafya'sından –bugün de aynı adı taşıyan- belirtilen bu adayı buldular ve böylece Ayvalık ile ilk defa tanışmış oldular. Bu Kolej, okul müdürleri bir süredir burada oldukları halde daha inşa edilmemişti. Urla'lı Eugenius, Meryem Ana Kilisesi [bugünkü Hayrettin Paşa Camii] yakınında bir okulda idi, bir süre sonra Benjamin ve Gregorius da bu okula katıldılar, 1803 yılında Kolej inşa edildi.
En yeni öğretmen Theophilus'tur: o iki yıl Paris'de ve üç yıl da Pisa'da eğitim aldı. Üç yıl süren Matematik ve Felsefe Kuramı derslerinin olması, Theophilus'un projesidir. Onun bu ilk üç yıllık dersleri henüz tamamlıyor. Rumlardaki eğitimin bilimsel bölümü açıkça daha emekleme döneminde.İngiliz eğitim sisteminin bir özelliğine sahipler. Şaşkınlığımı dile getirmeliyim, burada 200* öğrenciye karşılık çok az öğretmen var, daha büyük öğrenciler küçükleri eğitiyor ve bunlardan bazıları çok uzak bölgelerden geliyorlar, böylece onların öğetim giderlerini üstlenenlere yönelik daha tutumlu olunuyor. Onların küçük odalarının içine baktığımda bunun böyle olduğunu gördüm.Donanımını Yunanistan'da oluşturmuş kaç okul olduğunu sordum. Çeşitli kasaba ve adalarda bulunan yaklaşık oniki okul saydılar. Bunlar küçük, ama umut verici bir işarettir. Bir tanesi Karadeniz sahillerinin güneyindedir. Kolej'de tatil 15 Haziran-31 Ağustos arasındadır. Bir ay sonra gelseydim, çok az ya da hiçbir şey göremeyecektim. Akşamları disiplin, Kolej kapısını kilitleyerek korunuyor.
* Sadece dört öğretmen var; ve müzik öğretmeni Kilise ilahileri öğretiyor.
23 Mayıs 1818, cumartesiBu sabah Gregorius'un, Kilise Tarihini anlattığı derse katıldım. Büyük bir zevkle izledim, bu derece faydalı konferansa gösterilen ilgi ve ondan yararlanılmasından büyük bir zevk duydum ve çok etkilenerek duygularımı tutamadım. İlk yüzyılın sonuna kadar anlattı. Vahiy Kitabı'na sözü getirdi, Patmos'da gördüğü mağaradan bahsetti, gelenekleri anlatırken St. John'un Apocalyptic Vision'unu izleyebildim.
[İncil'deki bölümü okuyor ve açıklıyor.]
Bu sunumu ile yaptığı hizmetlerden yola çıkarak, Gregorius'un ne kadar kararlı olduğunu anlıyorum.Bundan sonra, Theophilus'un matematik dersine katıldım. Otuz kadar dinleyeni vardı: bunlardan onbeşi dikkatli ve zeki görünüyordu onlardan biri de yaşlı bir adamdı.Sonuç olarak, öğretmen ile alışılmış türden uzun bir sohbet ettik. Athos Dağı “Aγιον Ορος” ve rahip topluluğu üzerine konuştuk. Onların burada okulu yok. Sadece dün Kolej'de okumak için, on üç gün süren uzun bir yolculuktan sonra, iki genç adam gelmişti. Onları görmeyi merak ediyordum. Bunlar, kilise disiplininin ciddiyetiyle eğitim almışlar, ona uygun davranış ve tavır sergilediler. Mütevazı bir tavırla, mütevazı bir mesafede bir yere oturdular. Athos Dağı'ndaki yaşamlarına dair sorduğum sorulara cevaplar verdiler. Altı bin kadar ödeme yaptıkları halde, “dinlerinden” dolayı bunun yarısı kadar da Türklere haraç vermiş olabilirler.Athos Dağı'nda beş makam vardır. Bunlardan en katı olanı inzivaya çekilmiş olan “Hermit [münzevi] -ερημιται-”lerdir. İkinci ağırlıklı grup ασκηται diye adlandırılan “Ascetic [sofu]”lardır: onlar Hermitler kadar aşağılanmazlar. Üçüncü grup κοινοβιοι [komün] olarak adlandırılır, onların her şeyleri ortaktır. Dördüncü grubun adı ιδιορνθμοι [garip/tuhaf]'dir, kendi zihin dünyalarında ve sözcüklerinde yaşarlar. Beşinciler κελλειωται olarak adlandırılır, onların kendilerine ait κελλειον “hücre” adı verilen konforlu bir odaları vardır.Athos Dağı'nda yirmi dört manastır vardır; bunlardan üçü yıkıntı durumundadır ve dördü de değişmemiş, görkemini korur haldedir. Bu dördü; Λαυρα (Lavra), Ιβηρον (Iberya), Βατοπαιδι (Vatopedi) ve του Παντοκρατορος (Pantokratoros) dur. Bir süre Athos Dağı'nda yaşayan ve bir ιδιορυθμος [garip/tuhaf] olan Gregorius, Konstantinople* Patriğince sürüldü, yazlığı Laura'da ve kışlığı ise Iberon'dadır. Athos Dağı ile çok az ticaret yapılır: ne yazık ki, Türk Ağa İstanbul'a onları bildirdi ve hemen vergi toplamaya bir ajan gönderildi. Ayvalık'ın eteklerinde, bir Moriotes Cemaati vardır; ki onlar, Rusya'nın Mora'da neden olduğu olaylar nedeniyle uğradıkları talihsizlikler nedeniyle yaklaşık kırk yıldan beri burada yaşamaktadırlar. Onlar diğerlerinden ayrı yaşamayı tercih ederler ve elbiseleriyle farklılıklarını korurlar.
* Ki o, 1821 Paskalyasından sonra İstanbul'a gitti.
Bunlar dışında deniz tarafında, iki hastaneleri vardır; bunlardan biri genel amaçlıdır: kurulalı ancak, üç hafta olmuştur ve düzgün bir dispanseri de vardır. Cüzzamlılar için olan diğer hastane üzerinde biraz durmalıyız: bir cüzzamlı tarafından kurulmuştur. Etkileri çok rahatsız edici olan cüzzam hastalığı nadir görülmeyen bir durumdur: bacakları ve parmakları sürekli zayıflayan ve sıkı sıkıya [bezle] sarılmış yoksul erkekler ve kadınlar gördüm. Naaman'ın durumunu anımsadım ve ondan daha çok, Rabbin Ruhu onları iyileştirmek için mevcut iken o, böyle aciz halk yığınlarınca çevriliydi. Her bir hastanede çok küçük bir Şapel vardır ve bir rahip bulunmaktadır.Bir meyve bahçesinin içinden geçerken, bir tek ayva ağacı buldum. Daha önce bu söylendi, kasaba inşa edilmeden önce (bu yaklaşık 200 yıl önce) burada yabani olarak yetişen bol miktarda vardı ve –Ayvalık ve Kidonya anlamındaki adı bu verdi: Türkçe ve Yunanca aynı manadaki, Ayva Kasabası.Ayvalık, Türk vali'den satın aldıkları özgürlükle yaşıyor. Buna duyulan ihtiyaç bu nedenle ortaya çıktı: Yunanlılar kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözümlemek için çaba harcadılar ancak isteyen davacı Türk kadı'ya da her zaman başvurabilirdi. Şayet bir Türk valisi olsaydı, onların seyahat etmelerine engel olacaktı: onlar bu nedenle vali'ye formalite icabı bir ödeme yaptılar. Burada on civarında Türk bulunuyor –sembolik bir muhafız alayı. Cami yoktur. Nüfusu 25.000 olabilir.Rumların toplumsal yapısı şu nitelikleri taşımaktadır: şehir üç bölgeye ayrılmıştır, üç ephor ve üç senatör vardır, bu altıya başka altı kişi daha eklenir ve onikiler denilen yapı ortaya çıkar ve kendi aralarında yaptıkları özgür seçim sonucu en çok oy alan bunlardan üçü yönetici olur. Bu hesabı uzun süre sordum ama sonunda anladım. Tek bir bireyin davranışları buradaki güç dengesini bozabilir: yaklaşık otuz yıl önce olduğu gibi, aralarında neredeyse bir monarşi vardı, ve o zaman, bir arkadaşım (ona inanamıyorum), daha az entrika ve kavga olduğu halde daha iyi şeylerin yitip gittiğini anlattı. Burada hiçbir Yahudi yoktur. Kısa sürede bir matbaa kurulması düşünülüyor. Bu amaç için Paris'e, geçen Eylül ayında bir kişi gönderilmiş.Kolej, kütüphane, matbaa ve bu tür şeylerin maliyetleri, Ayvalık halkı tarafından cömertçe desteklenmektedir. Rum halkının milli ruhu büyük bir övgüyü hak ediyor.*[İncil'deki bölümü okuyor ve açıklıyor.]Kaldığım evin giriş kapısı, tamamen bir depo olarak kullanılan birinci katta bulunmakta: zengin memleketin ürünü için büyük zeytinyağı fıçıları bulunmakta: yeni gelen birisinin ilk bakışıyla, merdivenin ilk basamağındaki kapıdan itibaren, yağ damlaları ile kirlenmemiş temiz bir zemin bulması mümkün değil. Yukarıdaki birinci kata ulaştık, mütevazı biçimde dizilmiş yüksek olmayan odalardan ibaret: burası onların günlük hayatları için, ailesi tarafından kullanılmaktadır.
* Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu keder ve korku ifadelerini yazar, Ayvalık'ta yayınlanan gazetelerdeki ifadelerden okudu.
Tüm bunların giderleri çok olduğundan, [yaşam alanı] buranın üstündeki kattadır: nazik ev sahibim beni konuğuna saygısını göstermek için güzel perdeler, küçük halılar, divan ve yastıklarla döşediği odada ağırladı: evlerinin üstünde olduğu ve aynı biçimde özenle döşenen bu mekanlarda, fakir Rumlar keyfince yaşıyorlar. Kolej öğretmenleri burada saygılarını sunmak için beni bekliyorlardı, nezaketlerini sundular ve pencere kenarına oturdular. Oda aşağıdan daha büyük ve daha yüksek: iki cumbada da pencereler var ve çıkma olduğundan, binanın alt katından daha geniş.Böyle bir üst kat odasında – kuytu, geniş ve ferah – St. Paul, onun ayrılık söylevini vaaz etmeye davet ediyor. Divan ya da yükseltilmiş kanepe, kilim ya da yastıklar, iç mekanı çevreleyen pencereli cumbalar: ve belirttiğim sayıdaki topluluk, bazen divana oturmuş arkadaşların arkasına büyük minderler koyarak, misafirlerin divan üzerine ayaklarını uzatarak oturmalarını sağlıyor.[İncil'deki bölümü okuyor ve açıklıyor.]Ayvalık'tan ayrılmadan önce, Kolej hocaları ile akşam yemeği yedim; burada bana, Moskova'da basılan Yunanca İncil'i (Septuaginta) göndermek istediğim en başarılı öğrencilerinden yetmiş tanesinin adının yazılı olduğu listeyi verdiler.Yemek sırasındaki sohbetimiz ilginçti ve umarım gerçekten yararlı olmuştur. Benim için Gregorius'dan, İncil Topluluğunun hedeflerinden ikincisinin duymak sevindirici olmuştu. “Biliyoruz” dedi, “kehanet zamanından önce haber vermektir. Kurt kuzuyla yaşam sürdürmek ve leopar da çocuk ile yatmak zorunda olduğundan, millet milletin yükselmesine karşı durmayacak ve bir daha savaş yapmayacaklar: Büyük Biritanya'da, Rusya'da ve Doğu Hint Adaları'nda başarıya ulaşmak için adalet vaat ediliyorlar. Biz, doğası gereği İncil'in evrensel yapısını biliyoruz. Bugünkü hocalarımızın yumuşak çabaları Türkçe Yeni Ahit için umut olabilir!” [İncil'inin ikinci bölümü, orijinali Yunancadır ve İsa ve onun ilk takipçilerinin hayatı ile öğretilerini içerir. Gregorius burada “Türkçe bir İncil'den” değil, bu coğrafyada yeniden hıristiyanlığın doğuşunu umut ediyor. ..."
(Jowett,1822:58-68)
02.12. Ambroise Firmin-Didot 1790-1876 yılları arasında yaşamış, Fransız matbaacı, yayıncı ve diplomattır. 1808 yılında Adamántios Koraïs [Αδαμάντιος Κοραής] ile tanıştı ve ondan antik Yunanca ve çağdaş Helence dersleri aldı. Daha sonra Ayvalık Akademisi'nde iki ay öğrenim gördü ve İstanbul'daki Fransız Büyükelçiliği'nde ateşe olarak diplomatik kariyerine başladı. İnceleyeceğimiz Notes d'un voyage eserinde vurguladığı gibi bu görevi, onun seyahatlerini çok kolaylaştırdı: "... Bay Dük Richelieu bana Konstantinopolis Büyükelçiliği'nde çalışma onurunu bahşetmişti, bu da ... seyahat ederken ferman ve gerekli desteği almamı kolaylaştırdı. ..." (Didot,1821:9).
24 Mart 1816 tarihinden başlayarak, yaklaşık bir yıl boyunca Yunanistan, Ege adaları, Batı Anadolu, Mısır, Filistin, Lübnan ve Kıbrıs'ı içeren uzun bir seyahat gerçekleştirdi. Bu seyahati sırasında tuttuğu notları, Notes d'un voyage fait dans le Levant en 1816 et 1817 adıyla 1821 yılında Paris'te yayımladı. Kitap, ticari bir girişim olarak tasarlanmadığı için az sayıda kopyalandı ve sadece bir baskı yaptı. Kitabın son sayfasında "NOTLARIN İLK BÖLÜMÜNÜN SONU" yazmasına karşın, ikinci cilt yayımlanmadı. Firmin-Didot, Helen dili ve kültüründen çok etkilendi. Ölümüne kadar bir Yunanperver olarak yaşadı. Yunanistan devletinin kuruluşu mücadelesini destekledi ve 1824'te Comité philhellène'nin Paris'deki kurucu üyelerinden biri oldu (Köksal,29 Eylül 2022).
2 ay Ayvalık'ta kalan ve akademide yatılı okuyan Firman-Dido, "gündelik hayatı gözlemledi ve yazdı". Aşağıdaki alıntılar blog yazımın bir tekrarıdır:1. AYVALIK'ın KURULUŞU
"... Firman-Didot, kesin tarihini belirtmediği bir günde: "Midilli'den, eskiden Hecatonissa [denilen], şimdi Mosconissi ... olarak adlandırılan adaların arkasında yer alan Asya kıtasında[ki] Kidonya'ya doğru yola" çıkar. Ve şehre yaklaşınca, burada kurulan antik şehri şöyle anlatır: "... Plinius'un sözünü ettiği Kidonya antik kenti, bu adalardan birinin üzerine kurulmuş idi; ama daha sonra sakinleri korsan saldırılarından korunmak amacıyla, yakınlarındaki ana kıtaya yerleşti. Antik kentin; şimdiki Kidonya kentine bakan adada, kendilerini Türk ve korsan saldırılarından daha iyi koruyabilmek için, Yunanlılar tarafından daraltılan, sadece küçük teknelerin güçlükle geçebilecekleri kadar olan geçidin yakınında yer aldığı tahmin edilmektedir. Kıyı boyunca; büyük taşlardan yapılmış temeller görülen ve çevrede, çok miktarda ince ve hafif kilden mükemmel bir işçilikle yapılmış çini ve çanak çömlek kırıntılarıyla karşılaşılır. (Didot,1821:374).
Ardından, adada bir "mezar taşı yığını" ile karşılaşır bunları okumaya çalışır:"... AΡTEMIΣIA AΡTEMΙΔOPΟΙ ΧΑΙΡΕ,..." (SELAM ARTEMISIA ARTEMIDOPO) (Didot,1821:375). Didot, şehrin adının anlamı üzerine ise şunları söyler:"Türkler, Yunanca Kidonya adını kendi dillerinde Yunanca'daki Kidonia ile aynı anlama gelen Aivali olarak çevirdiler. Bu iki kelime ayva ağacının meyvesi olan ayvayı belirtmek için kullanılır." (Didot,1821:376).
Ardından köyün kuruluşu ve gelişimi üzerine genel Helen tarih yazımında kullanılan, rahip Demetraklis-Oikonomos ve özerklik konusuna değindikten sonra şehrin ilk sakinleri hakkında bilgiler vermeye başlar.
Didot'ya göre şehrin ilk sakinleri:"... O andan itibaren nüfus sanki büyülü [bir biçimde] arttı, kendilerini Yunanistan'da mutsuz ve ezilmiş [halde] bulanların hepsi peş peşe buraya sığınmak için geldiler. Türk hükümeti şimdiye kadar zenginliği göz ardı etmiş gibi göründüğü için Kidonya'da daha seyrek bulunuyor ve şehrin nüfusu büyük ölçüde Lakedaimonlular'dan (hkk.- (Λακεδαιμόνιοι) Mora Yarımadası'nın güneydoğusunda bulunan Lakonya bölgesinin Dor kökenli halkı, Spartalılar (Σπάρτα) ve Mora sakinlerinden oluşuyor." (Didot,1821:376).
2. ANADOLU İÇLERİNE DEVAM EDEN GÖÇLER KONUSU:Didot'ya göre Ayvalık'ın "şu anda en az 15.000 nüfusu olabilir" şehir yeterince dolmuştur ancak, kıta Avrupası'ndan verimli Anadolu havzasına, örneğin Bergama'ya doğru halen göç devam etmektedir:
"Bu mutlu Rum şehrinde kaldığım günlerin birinde, bir akşam, Theophilus'un evinin penceresinden, asil yüzlü ve seçkin bir genç adam tarafından yönetilen yeni bir Makedon kolonisinin karaya çıktığını gördüm. Karaya atladı, elinde tüfek ve arkasında tabanca [vardı], onu tutuklamak isteseler hayatını pahalıya satmaya kararlıydı. Theophile ile birlikte, yeni topraklara adım atan bu talihsiz göçmenleri görmeye gittik; kısa süre önce terk ettikleri evlerini düşünerek ağlıyorlardı ve sonra bu genç liderin ağlayan kadınları ve çocukları teselli ettiğini ve onlara şöyle dediğini duyduk: Τι κλαίετε; εδώ θα αποθανομεν εδώ η πατρις (Neden ağlıyorsunuz? Ölmemiz gereken yer [artık] burası; burası bizim vatanımız); ve onlara bir sığınak olacağını umdukları Bergama dağlarını gösterdi. Bu dokunaklı sahne bana Horace'ın Teucer'in yol arkadaşlarını bu şekilde teselli ettiği dizelerini hatırlattı:Böylece üzgün arkadaşlarla ilgilenir:Ataların daha şansı bizi nereye götürürseBiz gideceğiz ey yoldaşlar;Rehberliğin ve koruman altında ümitsizliğe kapılacak bir şey yok.Oh, cesur olanlar daha kötü acı çektiErkekler genellikle benimle idi ama şimdi şarabı önemsiyorsun.Gemiden erzaklarının kalan kırıntılarını çıkardıklarını gördük; kıyıya oturdular, ve tulumlar içindeki şarabı içerken talihsizliklerinin bir kısmını unuttular. Kidonya şehri genelinde bu koloninin gelişi hakkında konuşulmaya başlandı ve özellikle genç liderin hikayesinden ilham alınarak geliştirilen [söylence] genel olarak [oluşan] ilgiyi iki katına çıkardı."(Didot,1821:377-378).Didot bu girişten sonra, yeni gelen bu kafilenin "asil yüzlü ve seçkin ... genç" lideri hakkında şehirde dolaşmaya başlayan söylenceyi anlatmaya koyulur: "... Makedonyalı bir Paşa'nın gözdesi haline gelen bu genç Rum, aşırı vergilerden dolayı, tüm Türkiye gibi umutsuzluğa düşen [ve] nüfusunun fakirliği her geçen gün artan bir köyde doğmuştu. Sonunda, bir yıllık kıtlıktan sonra, bu köyün sakinleri haraçlarını kesinlikle ödeyemez hale geldiler. Paşa; şiddetli ve tekrarlanan emirlerine rağmen [vergileri ödenmesini] sağlayamadığı için, onları döverek ve hatta idam ederek ödeme yapmaya zorlamak için tam yetkiye sahip bu genci gönderdi; böylece, kaçamamaları için orada yaşayanları başka diyarlara sürgün edecekti. Doğduğu fakir köye [geri] dönen bu genç gözde, yurttaşlarının düştüğü sefil duruma çok üzüldü ve cömert kalbi, çocukluğunun talihsiz arkadaşlarına karşı işkence yapmayı reddetti. Ancak, emirlerini yerine getirmeden efendisine geri dönmeyi de göze alamazdı. Bu şaşkınlık içinde, yalnızca onun şefkatini dinleyerek ve paşanın iyiliğini ve yanan bir servetin tüm umutlarını feda ederek, arkadaşlarını topladı ve onlara dedi ki: «Bu barbar memlekette neden daha fazla kalalım? Kaçın arkadaşlar; başınızda ben yürüyeceğim; gidelim Kara Osman Oğlu'na (1); belki daha mutlu günlerde tekrar evlerimizi görürüz.» Hep birlikte yola çıktılar ve bu talihsiz koloniyi taşıyan üç büyük kayıkla geldiler. Kadınlar ve çocuklar içler acısı durumdaydı ve her yerde yalnızca ağıtlar duyuluyordu. Geceyi şehrin sokaklarında geçirdiler ve sabah Bergama'ya doğru yolculuklarına devam ettiler." (Didot,1821:378-379).Didot yukarıdaki olayı anlattığı bölümde, "bölgenin ayanı" Karaosmanoğlu'nun mülkünün büyüklüğünü ve ilerde yaşayacağı akıbeti, buraya koyduğu bir dipnot ile okuruna şöyle anlatır: "(1) Kara Osman Oglou ailesi tarafından yönetilen sayısız ve muazzam mülkler, Eolya'nın tamamını, Iyonya'nın çoğunu ve her iki Misya'yı da işgal ediyordu. Egemenlikleri altında Yunanlılar, Türklerle aynı haklara sahipti ve sadece topraklarını ekenlerden yüzdesini talep ediyordu. Ne yazık ki, döndükten kısa bir süre sonra bu ailenin, Babıali'nin uzun süredir onlar için kurduğu pusuya yenik düştüğünü öğrendim." (Didot,1821:379).3. AYVALIK AKADEMİSİ'nin EĞİTİMİ, MİMARİSİ ve DİSİPLİNİDidot Ayvalık'ın tüm bölgede tanınmasını, yaklaşık 2 ay içinde yaşadığı akademiden kaynaklı olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini ve akademinin genel yapısını, eserinde şöyle anlatır: "... (Ayvalık ününü) adalardan çok sayıda öğrencisi olmasına ve diğer memleketlerde kolejler kurmuş birçok profesör yetiştiren gymnasyuma borçludur. Şimdi şehrin önde gelen sakinlerinin gönüllü bağışlarıyla desteklenen bu kurumun ilk masraflarını yapan, cehaletin tüm rahatsızlıklarını hissedebilecek bir konumdaki, eğitimden yoksun bir adamdı. Bununla birlikte, çocuklarına seçkin bir eğitim vermek istediklerinden, yoksul sakinlerin çocuklarının da diğer öğrencilerden hiçbir şekilde ayırt edilmeden, [tüm] çocukların derslere katılabilecekleri bir kurum oluşturmak için düşündükleri bağışları kabul etme bilgeliğine de sahiptiler. Yunanistan'ın çeşitli yerlerinde, cehaleti ve hurafeleri yok ederek, ancak bu iki feci dayanağa dayanan despotizmin yıkılmasına büyük katkı sağlayacak kolejler bu model üzerine kurulmuştur.Öğretime, Gregorios, Theophilos ve Eustrathios [adlarında] üç seçkin profesör başkanlık ediyor: birincisi retorik, din, ahlak ve tarih; ikincisi, fizik, kimya ve matematik; üçüncüsü [ise] gramer ve klasik Yunan dili öğretiyor. Yunanistan'ın en ücra bölgelerinden, eğitim almak için can atan gençler, her gün kendilerine uygun kalacak yerleri ücretsiz olarak ayarlayan Kidonya kolejine akın ediyor; ve işletmeye bağlı aşçı, öğrencilerin yemeklerini mümkün olan en düşük fiyatla satmakta. Üstelik [öğrenciler] şehirde ihtiyaçları olan her şeyi satın almakta ve odalarında da hazırlamakta özgürdürler. Eskisi kısa sürede her taraftan gelen öğrencileri almakta yetersiz kalınca, 1803 yılında inşa edilen yeni kolej, ortasında bir bahçe-avlusu olan geniş bir dikdörtgenden oluşuyor. Denizin dalgaları duvarlarının dibine çarpar ve onların monoton gürültüsü ciddi fikirleri teneffüs ederken [öğrencileri] zihni düşünmeye sevk eder. Bina sadece bir zemin ve birinci kattan oluşmaktadır, kolejin sonunda bulunan deniz tarafında yer alan büyük amfi tiyatroya da geniş merdivenlerle çıkılır. Hemen hemen sürekli olarak birbirini takip eden ve katılmak isteyen herkesin katıldığı dersler bittiğinde, eğitimleri ve davranışlarıyla en çok öne çıkan öğrenciler öğretmenlerinden aldıkları dersleri tekrar ederek, [böylece] her öğrencinin belli bir miktar daha ders almasına [tekrar yapmasına] olanak sağlanır. Böylece, mali durumu iyi olmayan birçok öğrenci, bu genç öğretmenlerden küçük bir ücret alarak geçimlerini sağlamakta ve öğrenimlerine devam edebilmenin yolunu kolejde bulmaktadırlar. Her öğretmen öğrenci, çalışmalarını bu şekilde denetlediği çocuklardan sorumludur ve o zamanlar 300 öğrencinin doldurduğu kolejde en ufak bir gürültü, sessizliği ve hüküm süren düzeni asla bozmaz. ...Düzenli olarak derslerine devam ettiğim bu kolejde yaşadığım yaklaşık iki ay boyunca, her şeyden önce gençlerin halka açık derslere katılmak için gösterdikleri şevk ve denilebilir ki dinsel saygıdan çok etkilendim. Üstatlarının sözlerini kutsal bir deyiş gibi (αυτος εφα) algılayan Pisagorcular gibi, öğretmenlerinin en küçük kurallarını bile Kidonyalı öğrenciler tarafından hemen bir yasa olarak kabul ediliyor. Üstatlarından birini görür görmez hepsi ayağa kalkar ve o geçerken saygılı bir sessizlik içinde dururlar. Ancak onları bu şekilde davranmaya iten ceza veya kınama korkusu değildir; çünkü kaldığım süre boyunca, üstatların öğrencilere hitap ettiği en ufak bir azar sözünü duymadım. ...Ayrıca çocuklar da böyle bir düzen sevgisiyle doludur, genç bilim adamlarımızı hayrete düşürecek bir örnek olarak şunu gördüm, Kidonya'da kaldığım süre boyunca gymasiumun ortasındaki bahçeye dikilen portakal ağaçları olgunlaşmış meyvelerle dolu olduğu halde [o meyveleri] koleje duyduğumuz saygıdan kaynaklı kopartmadık, oysa küçük öğrenciler bu bahçeyi çevreleyen bariyeri kolayca geçebilirlerdi; ancak Spartalıların torunları onların arasındaydı.Öğrenciler, uygun zamanlarında okumak veya okuldan ayrılmak konusunda tam bir özgürlüğe sahip olsalar da, Kidonya'da kendilerine sunulan eğitimden yararlanmanın kendileri için ne kadar önemli olduğunu bilerek, kendilerine duyulan güveni kötüye kullanmazlar, ..." (Didot,1821:381-385).
4.ŞEHRİN FİZİKİ ve İDARİ YAPISI:Didot, bugüne kadar hemen hemen hiçbir gezginin şehrin idari yapısı hakkında bilgi vermediğini, bunun da büyük bir eksiklik olduğunu vurguladıktan sonra, şu bilgileri verir: "... Kidonya'da, Yunan adalarının çoğunda ve anakaradaki bazı kasabalarda [olduğu gibi], Türk olan vali, kadı ve gümrük memurları dışındaki tüm nüfus Rumdur. Valinin sadece bir gölge yetkisi vardır ve επιτροποι (yöneticiler) adlı on iki Ruma ve o [kurula] kasaba adına hesap veren δημογεροντες (yaşlılar heyeti) adlı yönetime karışmaz. Bu on iki yönetici ömür boyu atanır; ancak onlardan biri kınanacak davranışlarda bulunduğunda, diğer on bir kişi onu bünyelerinden çıkarabilir ve yerine yeni bir yönetici seçebilir. ...Şehir, ανωμαχαλα, μεσομαχαλα ve κατωμαχαλα veya üst, alt ve orta mahalleler olarak adlandırılan üç mahalleye (δημουσ) ayrılmıştır; her yıl, 1 Mayıs'ta, bu mahallelerin her birinin sakinleri, bir δημογερων veya yaşlılar heyetinin bir üyesini seçmek için kiliselerde ayrı ayrı toplanır. Halkın bu üç temsilcisi, kent yönetiminin tüm ayrıntılarıyla özel olarak görevlendirilmiştir: on iki yönetici ile birlikte, sakinler arasında çıkan sorunları değerlendirmek için her hafta toplanan konseyi oluştururlar; ve taraflar [alınan karardan] memnun kalmadıkları takdirde kadıya veya Türk hakime başvurabilirler; ama [bu durumda] önceden şehre bir miktar ödeme yapmak zorundalardır. Olağanüstü durumlarda bu senato, başlıca ailelerin reislerini [de] onlarla toplanmaya davet eder.Özellikle din görevleri tüm Rumları kiliselere gitmeye zorladığı gecelerde şehrin güvenliği için bir tür ulusal muhafız [örgütü] oluşturulur. O durumlarda evler neredeyse tamamen boş kaldığından, nöbetçi [sayısı] çoğaltılır ve 50 ila 300 adamdan oluşur ve [bu kişiler] sokaklarda karşılaştıkları [ve ellerinde] fener [bulunmayan] herkesi tutuklar....Kidonya şehrinin evleri taştan inşa edilmiştir ve sokaklar kötü bir şekilde döşenmesine rağmen yine de her iki tarafta kaldırımları bulunur; orada her gün çok sayıda sabun fabrikası, yağ fabrikası ve diğer kuruluşlar kuruluyor. Rumların övündüğü muhteşem kolejinde yetişen aydınlanmış hayırseverlerce iki hastane kuruldu. Kidonya'da kaldığım günlerde, bir de [limanda] karantina hastanesinin kurulmasından bile söz ediliyordu. ..."(Didot,1821:392-395).
5. AYVALIK'lı KADINLARIN GÜNDELİK YAŞAMLARI:
Giriş bölümünde de belirttiğim gibi bu eser, Ayvalık hakkında bugüne kadar pek bilinmeyen -ya da benim ilk kez öğrendiğim- iki heyecan verici detay bilgi içermektedir. Bunlardan ilki bu başlık altında ele alacağım "Ayvalık'lı kadınların gündelik hayatlarına" dair olan bölümüdür. Eserde, Ayvalık'lı kadınlara dair ilk bilgi: Firman-Didot'nun, kendisi için Paris'teki Adamántios Koraïs tarafından hazırlanmış bir tavsiye mektubunu vermek için, daha sonra Akademide öğretmeni de olacak profesör Théophile'nin evini ziyaret ettiği akşam tanıştığı profesörün kız kardeşi hakkındaki gözlemleridir.Didot, bayan Évanthie'yi şöyle aktarır satırlarına: "... (profesörün) Kız kardeşi, büyüleyici Évanthie de anlatmaya değerdir; Fransızca ve İtalyanca' [dışında] en saf antik Yunancayı doğru konuşuyordu; matematiği mükemmel bir şekilde biliyor ve erkek kardeşi ile yüksek matematik ve Newton'un konik bölümleriyle de ilgileniyordu. Neredeyse [hiç] bilinmeyen [bu] şehirde, Asya'daki basit küçük bir evin [içinde] böyle olağanüstü [bilimsel zenginliğin] yaşandığından kim şüphe edebilirdi ki? Ne yazık ki, Yunanistan'da ve özellikle yılda bir kereden fazla nadiren dışarı çıktıkları Kidonya'da kadınların yaşadığı kapalı yaşam, onlara zekalarının diriliği ile tezat oluşturan aşırı bir çekingenlik veriyor." (Didot,1821:375).Büyük olasılıkla bayan Évanthie, ağabeyi ile oldukça ileri düzeyde matematik ve fizik konuşmaları yapabilecek kadar iyi öğrenim görmüş donanımlı bir kadın olmalıdır. Ancak 1817 yılı Ayvalık'ında diğer hemcinsleri gibi o da, "yılda bir kereden fazla nadiren dışarı çık(abilen)" ve "zekalarının diriliği ile tezat oluşturan aşırı bir çekingenlik" içinde ancak kapalı bir ev hayatı yaşayan bir kadındır.Kadınların ev dışına çıkmaması konusunu, Şerafettin Mağmumi de seyahat notlarında anlatmıştır: "Buranın ahalisi Hıristiyan olduğundan Beyoğlu gibi kadın erkek karışık olarak gazino ve sokaklarda bulunacağını umuyordum. Halbuki, yanlış olmasın ama çarşı ve pazarda erkekten başka bir yaratık görmeyince şaşırdım ve soruşturdum. Kadınların erkekleriyle birlikte ve (ya da) yalnızca, süslenerek dışarı çıkmaları ayıpmış." (Şerafettin,2002:143)Büyük olasılıkla bu "ciddi" hareketsizlik nedeniyle Ayvalık'lı kadınlar, bedeni bir hantallaşmayı da yaşıyorlardı. Bu duruma dair Firman-Didot'nun gözlemleri şöyledir: "... bu yüzden böyle hareketsiz bir yaşam nedeniyle genellikle çok kilo alırlar. Yürüyüşleri son derece kabadır ve Yunanistan'da oldukça sık tekrarlanan [ama] Atinalı kadınlardan daha fazla onları [betimleyen] şu şarkıda olduğu gibi:
Bırak dağlar alçalsın, Athena'yı görmek için
Kaz gibi yürüyen aşkımı görmek için." (Didot,1821:401).Bu eserden, Ayvalık'lı kadınların "yılda bir kere" katıldıkları kamusal alandaki giyimlerini de öğreniyoruz. Firman-Didot, kendisinin de deneyimlediği 6 Nisan 1817 tarihinde kutlanan Paskalya pazarı öncesi törenleri anlatırken, Ayvalık'lı kadınların kıyafetlerini şöyle betimlemektedir: "Tören alayındaki kadınlar en zengin kıyafetleriyle meydana doğru ağır ağır yürüyorlardı. ... Kidonya kadınları genellikle başlarına diadem [hkk.- bir tür taç] gibi görünen altın bir saç bandı takarlar ve onu örten beyaz baş örtüsünün altından siyah saçları dalgalanır. Eğer kıyafetleri ağırsa, soylu oldukları ve çok zengin oldukları tartışılmaz." (Didot,1821:400).
6. PATATES, SALAMURA ZEYTİN ve ωα ταριχα (BOTTARGA):
Firman-Didot, Ayvalık'ta geçirdiği iki ay boyunca doğal olarak yiyecekler konusunda da yeterince gözlemi olmuştur. Bu gözlemlerini, eserinin değişik bölümlerinde bizlerle paylaşır. Bunlar içinde en şaşırtıcı olanı, 1817 yılında, Ayvalık'ta ve yazarın seyahatinde uğradığı bir çok Ege adasında "patates sebzesinin üretilmediği ve pişirilmediği" konusudur. Yazar da bu duruma şaşırmıştır ve notlarına şunları yazmıştır: "Patatesin ... kullanımı henüz bilinmiyor, ancak aroması farklı olsa da patatese çok benzeyen κολοκυθια [kabak] adı verilen kırmızımsı bir bitki türü orada sıkça yenir. Ancak Sakız Adası'ndaki Bay Rodokanaki'de patates bitkisini gördüm ayrıca Konstantinopolis'te de bazılarının kullandığına inanıyorum." (Didot,1821:398).
Yazar, özellikle Paskalya orucunda çok fazla yediği zeytinin salamurasını, kendi ülkesi ile kıyaslar: "Yunanistan'da ve Asya'da zeytinler herhangi bir hazırlık yapılmadan yenmektedir. Tam olgunluğa eriştiklerinde siyaha dönerler ve ağaçların dibine düşerler, o zaman toplanır ve az tuzlu suyla kavanozlara konur; onlar daha az şanslı sınıfın ana besinleridir ancak zenginler de onu küçümsemezler. Bizim iklimlerimizde, hatta İtalya'da bile zeytinler asla böyle bir olgunluğa erişemezler ve sadece alkali alaşımlar içinde tutularak yenebilirler." (Didot,1821:397).
Firman-Didot, Ayvalık'ta kendisinin de tuttuğu Paskalya orucunu anlattığı bölümde, burada tüketilen deniz ürünlerine de değinir. Oruç nedeniyle balık yememiştir ancak tüm Ayvalıklılar gibi o da diğer deniz mahsullerini bolca tatmıştır. Notlarında "bottarga" sözcüğünün nasıl türediğini de anlatır: "Oruç sırasında balık yemeye izin verilmese de, yine de özellikle bu dönemde muazzam tüketimi olan havyar veya bottarga [hkk.- kefal ya da orkinostan elde edilen, tuzlanmış, kurutulmuş balık yumurtası pastırması] yiyebilirsiniz. Bu yemek, eskiden ona ωα ταριχα adını veren Yunanlılar tarafından çok iyi biliniyordu, hatta bottarga kelimesinin bozulma yoluyla [bundan] oluştuğu tahmin ediliyor. Kidonya sahillerinde avlanan ve kalitesi çok iyi olan küçük istiridyeler, zeytinlerin yanında ana yemeğimdi. Çok şanslıydım ki aforoz edilmeden, bana zeytinyağı ve balığı bile serbest bıraktılar." (Didot,1821:397).
7. YAĞLI GÜREŞLER ve ÜNLÜ AYVALIK'lı GÜREŞÇİ Τεττιξ (ağustosböceği)Eseri okurken en fazla şaşkınlık duyduğum bölüm burası oldu. Hem Ayvalık'taki spor faaliyetlerine dair ilk defa bir bilgi okumanın verdiği şaşkınlıktı bu ve hem de en azından XIX. yüzyılın o günlerinde, Bergama-Ayvalık arasında ciddi bir, "bir tür güreş liginin" olduğunu öğrenmem şaşkınlığımı arttırdı. Yazar eserinde, büyük olasılıkla 6 Nisan 1817 pazar gününü de içeren 3 gün boyunca süren "güreş müsabakalarını" şöyle anlatmıştır: "... bu bayram günleri, antik çağları anımsatan oyunlarla kutlanır. Sabah spor sahasına dönüştürülen Kidonya meydanı sporcular tarafından işgal edildi; çünkü Bergama'da olduğu gibi bu şehirde de güreş, hocaları olan bir sanat haline gelmiş ve mermer disk kullanımı hala birçok adada [olduğu gibi] korunmaktadır.8 Nisan 1817'deki, Olimpiyat Oyunlarının törenlerine taşındığımı düşünebilirdim ve bütün gün meydanda toz içinde ve neredeyse önceki iki gün aralarında mücadele verip zaferi kazanan güreşçiler kadar yorgun kaldım. Güreşçiler çıplaktı ve müsabaka listesi açıklanmadan önce vücutlarını yağladılar; kısa deri şortları güçlü formlarını gizlemiyordu. Güreşe başlamadan önce, sahayı birkaç kez daire çizerek ve kollarını iki yana açıp sallayarak turladılar; sonra mücadeleye girmeden önce [birbirleri üzerinde] güçlerini birkaç kez denediler. Bazen ünlü bir atlet sahaya çıktığında, bir süre rakip bulamadan kaldı. Son iki şampiyonu deviren ve kazandığı ilan edilen Bergamalı bir güreşçiydi, [bir süre] kimse adını onunla eşleştirmeye cesaret edemedi.Sahanın etrafında toplanan Rumlar, kimisi Türk sarığı, kimisi ... kırmızı bere takmıştı ve pehlivanların her hareketini dikkatle izleyerek onları bağrışlarıyla yüreklendiriyordu. Çevremde, Krotonlu Milon'a layık, gücüyle birçok kez kendini gösteren Τεττιξ (ağustosböceği) adlı ünlü Kidonyalı güreşçinin başarılarından bahsedildiğini duydum. Ancak birkaç gün önce, valinin bir askerine çok kötü davranarak onu ölüme terk ettiğinden saklanmak zorunda kaldığı söyleniyordu. Kidonya'da açılan jimnastik okulu ünlüdür ve Bergama'nın, Asya'nın en ünlü güreşçileri duyulduğunda önce [okul] öğrencilerini onlara karşı güreştirir; [öğrenci] yenik düşerlerse, müsabaka listelerine sonuncu olarak girer." (Didot,1821:398-400).Ardından Firman-Didot, bu güreş müsabakalarının bölgede çok yaygın olduğunu, yapılan etkinliklerde Müslüman ve Hıristiyan güreşçilerin birlikte mücadele ettiklerini bildiren şu satırları yazar: "Genellikle Anadolu'da ve özellikle Bergama'da, valiler evlendiğinde ya da çocukları sünnet olduğunda, sporcuları kutlamalara davet ederler ve onlara her yönden cezbedici ödüller verirler. [Güreşi] kazanan Rum ise bir at veya öküz, Müslüman ise bir deve [verilir]; çünkü kervan sürücüsü olan Muhammed'e olan saygıdan, [deveye] sahip olma hakkı yalnızca Müslümanlarındır." (Didot,1821:400).
8. YAKIN ÇEVRE GEZİLERİFirman-Didot'nun Ayvalık notlarında iki yakın çevre gezisinden bahsedilmektedir. Bunlardan ilki; benim bir süre önce blog olarak yayımladığım "Zambakos Paşa'nın Ayvalık gözlemlerinde" geçen cüzzamlılar üzerine olan bölümdür. Anlaşılan o ki; Paşa'nın "... Ayvalık [cüzzamhanesi] zamanında tam dolduğu ancak bugün tamamen boş olduğu anlaşılıyor; şu anda, bağlı oldukları belediye hastanesinden kısa bir mesafe uzaklıkta [bulunan] hücre şeklinde bir dizi eski küçük yapı, terk edilmiş barakalar [gibi] görünüyor. ..." (Zambakos,1891:214; Köksal,2022) dediği yapılar, 1816-17'de daha inşa edilmemişti.
Didot, "korktuğu için" detaylı bir gözlem yapamadığını söylediği bu gezi anısını şöyle anlatır: "Genç öğrenci arkadaşlarımla yaptığım akşam yürüyüşlerinde, vücudu bir tür cüzamdan muzdarip, çürümeye yüz tutmuş talihsiz bir adamı görmeye götürüldüm. Görünce dayanamadım ve yaşadığım korku, özellikle bu şans eseri çok nadir görülen hastalığı gözlemlememi ve bu konuda bilgi almamı engellediği için üzgünüm." (Didot,1821:395).
İkinci gezi ise, yazarın "Janissaro-Chori" şeklinde transkribe ettiği, Küçükköy'e yaptıkları gezidir. Burada yazılan haliyle Janissaro > Janissary (Γενιτσάρος) > Yeniçeri olmalıdır. Bu gezi hakkında verdiği bilgi içinde, Akademi hakkında da oldukça önemli bir detay bulunmaktadır: "Oraya öğretmen olarak gönderilmiş Kidonya kolejinin eski bir öğrencisini görmek için Janissaro-Chori'ye gittik. Kidonya kasabasından daha eski olan bu küçük köy, oradan yaklaşık dört lieue [hkk.- Lieue yaklaşık 4.83 km uzunluğunda eski bir mesafe ölçüsüdür > 4 lieue = ~19 km.] mesafede." (Didot,1821:403).
Eserin son sayfasında yer alan bu gezi notları içinde hem Küçükköy'ün tarihselliği üzerine hem de arazi yapısı ve büyük olasılıkla bugün "Badavut Mağarası" adı verilen göçük hakkında önemli satırlar bulunmaktadır: "Yakınında, daha önce gemilerin rahatça geçiş yapması için hafredilmiş [açılmış] bir kıstak olduğu söyleniyor. Oikonomos onu tekrar açmayı planlamıştı; ancak Kaptan-paşa ve donanmasının, Kidonya'ya bir gün [daha evvel] geleceğini görme korkusu, bu projenin kısa sürede terk edilmesine neden oldu. Yakınlarda, dağda kayaya oyulmuş çok derin bir mağara var. " (Didot,1821:403).
02.13. Otto Friedrich von Richter [Otto Friedrich], 1792 – 1816 yılları arasında yaşamış Estonyalı filolog ve gezgin idi. Daha sonra Dorpat İmparatorluk Üniversitesi'nin rektörü olan ve gezi notlarını da bir kitap haline getirerek yayımlayan Gustav von Ewers [16] ona öğretmenlik yaptı. 1814 yılında doğu dilleri öğrenmek için İstanbul'a gitti. Türkiye, Yunanistan, Mısır ve Orta Doğu'yu gezdi. Bu gezisi sırasında büyük bir koleksiyon oluşturdu. Koleksiyon günümüzde Tartu Üniversitesi Müzesi ve Ivan Kramskoy Voronezh Bölge Sanat Müzesi arasında bölünmüştür. Otto Friedrich 13 Ağustos 1816 tarihinde İzmir'de, gezi sırasında yakalandığı sıtma hastalığı sonrasında öldü (Pınar,2018:40;Demirci,2024:24-26).von Richter kendi adına bir kitap yayımlayamadı. Gezileri sırasında tuttuğu notlar 1822 yılında öğretmeni Johann Philipp Gustav Ewers tarafından; Otto Friedrichs von Richter Wallfahrten im Morgenlande adıyla yayımlandı (Ewers,1822).Genç seyyah, çıktığı yolculuğu sırasında Midilli Adası'ndan İzmir’e gitmek niyetindedir. Ancak karşılaştığı çaresizlik onun önce Ayazma yani günümüzde Altınova’ya çıkmasına yol açar. Buradan kara yoluyla 8 Temmuz 1816 günü Bergama’ya gelen Richter, kısa bir süre kaldıktan sonra Aliağa bölgesi üzerinden İzmir’e gitmek için yola çıkar:
"... 8 Temmuz sabahı tekrar İzmir'e gitmek için bir tekne aradım, ama bulamadım ve kendime özel bir tekne bulmanın maliyeti [de] çok yüksekti; çünkü denizciler karantinadan ve gümrük memurları tarafından durdurulmaktan korkuyorlardı ve veba tehlikesiyle [de] karşı karşıyaydılar. Ayrıca dönüşlerinde karantinada kalmaları gerekiyordu. Bu yüzden 10 kuruşa Ayazmat'a [Altınova] giden bir tekne kiraladım ve oradan karaya çıktım. (abç.) Ancak bir Çavuş (devlet görevlisi) beni durdurdu ve her yabancının Kapudan Paşa'nın kalebeyi ile tanışması gerektiğini söyledi. Onunla gittim ve onu kalenin altında, kalyonunun yakınında küçük bir grupla buldum. Kibar ve arkadaş canlısı bir ihtiyardı. Sonra Bay Kornelio'nun teknesine bindim, orada kahvaltı ettim ve Kalamata'daki babama bir mektup yazdım. Bay Pogonatoff'un isteği üzerine, iyi hizmetlerine dair bir referans yazıp ayrıldım. Fırtına yaklaşıyordu; yaklaşık dört saat içinde Ayazmat Körfezi'ne ulaştım (abç.), ancak girişin hemen önündeki boğazın keskin bir çıkıntısına çarpma tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. Tekneler, sığ bir koyu çevreleyen başka bir koyda, muhtemelen Atarnea [Dikili] limanında demirliyor. Kendimi ve arkadaşlarımı, iki kez gidip gelen bir adamın sürdüğü küçük bir tekneye bindirip deniz yoluyla gümrük binasına götürmek zorunda kaldım. Çok uzak olmayan bir yerde Ayasmat Ağası Ömer Ağa Kara Osmanoğlu'na ait bir tuğla fabrikası ve güzel bir çiftlik bulunmaktadır (abç.). Karşıma çıkan birkaç memurla konuştum, ta ki bir gümrük memuru bana Arap atlı bir araba ayarlayana kadar. Bu araba beni köye götürdü. Orada korkunç bir hanın kapısının altındaki bir banka oturdum. Sonra yaşlı polis memuru geldi ve at getireceğine söz verdi. Ancak geceleyin, Pergamo'ya kadar her at için 25 Piafier ödememiz gerektiğini bize bildirmenin bir yolunu buldu ve Yahudi talebi doğal olarak reddedildi. Aga'ya şikayette bulunmakla tehdit ettik, bu da onu korkuttu. Hemen 2 kuruşa düştü, sonra da bizim için dört at kurtardığını söyledi. Ağa'nın kalkması için saat 8'e kadar beklemek zorunda kaldım. Genç Ağa, Türk beyefendilerinde gördüğüm kadar nazik değildi ve Kirkor'u türlü aptalca sorularla utandırıyordu. Evi Türk mimarisi tarzında, çok güzel; odaları birbirine bağlayan geniş, açık galeri özellikle hoş ve havadar, bina her köşesinden bir kule gibi yükseliyordu. Çatıda sayısız leylek yuva yapıyordu. Tebaası arasında çok sayıda zenci vardı [ayrıca] iyi atlar ve av köpekleri [de vardı]. Kırdaki malikanesinin avlusunu, toprak duvar ve ahırlar çevreliyordu. Köyde iki cami, bir hamam ve bir çarşı bulunmaktaydı.
Konaktan döndüğümde atım hazırdı. Hemen Kirkor'u ağaya haber gönderdim, o da postacıya iyi bir adam gönderdi. Birkaç saat sonra nihayet beş tane zavallı hayvanı bir araya getirdiler; onları bağlamayı bile başaramadılar. Öğlene doğru yola çıktım. Arabacı yaşlı ve tek gözlüydü, atı da o kadar inatçıydı ki, benim atımı onun önüne almaktan başka çarem yoktu. Böylece uzun bir süre daha yolumuza devam ettik ve sonunda kendimizi meşhur bir kahvehanede dinlenmek zorunda bulduk, çünkü gece çökmeden önce Pergamo [Bergama]'ya ulaşmak mümkündü. Yol, aşağıda kızıl ve çıplak, yukarıda ise kayalık ve ağaçlarla kaplı dağların solunda, denize paralel, düz ve genişti. Topraklar iyi işlenmişti; her yerde hasat tamamlanmıştı; tarlalarda demetler vardı ve güzel sürüler derin, çiçekli çimenlerde otluyordu. ..."(Ewers,1822:485-489)
02.14. William Turner 1792-1867 yılları arasında yaşayan Birleşik Krallık uyruklu diplomat ve yazar idi. 1811 yılında İstanbul'a geldi ve burada beş yıl kaldı: bu süre içinde Osmanlı topraklarının çoğu bölgelerini ve Helen adalarını ziyaret etti. Gezilerini 1820 yılında Journal of a tour in the Levant başlığı altında 3 cilt olarak yayımladı. 1824'te Birleşik Krallık'ın İstanbul büyükelçiliğine sekreter olarak atandı. Bu sırada büyükelçi Lord Strangford'un St. Petersburg'a atanması nedeniyle boşalan makamını tam yetkili olarak beş yıl doldurdu. 22 Ekim 1829'da Kolombiya Cumhuriyeti'ne elçi olarak atandı ve dokuz yıl bu görevi yerine getirdikten sonra emekli oldu. Turner Doğu'da kaldığı süre içinde, bugün Birleşik Krallık'daki en büyük sikke, para ve mühür koleksiyonunu oluşturdu. Bu koleksiyona bugün paha biçilememektedir ve Birleşik Krallık devletince koruma altına alınmıştır. Buradaki eserlerin tamamına yakını ülkemizden dışarı çıkarılmıştır. (Carlyle,1899:368-369;Pınar,2018:37-39;Tercanlıoğlu,2013:11-12;Köksal,16 Ekim 2022).
Turner'ın Aivallee [Ayvalık] ve Ayismati [Altınova]'ya ilişkin gözlemleri, daha önce blogumdaki haliyle şöyledir:
"... Turner ve ekibi 21 Kasım 1816 sabahı otuz altı piastre [17] vererek kiraladıkları atlara binerek Edremit'ten ayrılırlar. Bir buçuk saat sonra, "... telaffuzu oldukça zor olan Chootchlooklik [Çıkrıkçı] adlı küçük bir köy[ü]" geçerler ve Kemer [Burhaniye] kasabasına varırlar (Turner,1820:266).Turner, orada yaptığı sorgulamada Kemer kasabası hakkında öğrendiklerini bizlerle şöyle paylaşır: "... çoğunluğu Rumlara ait 5 [500] ila 600 [arasında] ev olduğu söylendi, ancak beş cami saydığımıza göre, Türklerin nüfusu da iyi bir oranda olmalı. Kemer, büyük bir bataklık ovada yer alır, kışın köyün etrafı sular altında kalır ve yazın [ise] içinden sığ bir nehir geçer; ..." (Turner,1820:266).Turner saat ikide Kemer'den ayrılır ve yer yer bataklık haline gelmiş ovayı geçtikten sonra sol taraflarında bulunan, büyük olasılıkla Taylı köy [Tayeli] yerleşmesine gelirler. Bundan sonrasını Turner şöyle anlatır: "... küçük bir Türk köyünü [de] geçtik; burada Kemer'li bir Rum duvarcının [yanından] kaçan zavallı bir Rum çocukla karşılaştık, kimin için çıraklık yaptığını, [ondan] nasıl zulüm görerek [çalıştığını] ve [kendisine] günde sadece altı para ödediğini söyledi (bugün yaklaşık 1 penny [eder]). ..." (Turner,1820:267).Bu yerden, hava kararana kadar sağ taraflarına denizi alarak ve Edremit körfezinin güney tarafı boyunca ilerlerler. Ve "... alçak bir tepeye çıktık, tepenin başlangıcı yoğun kocayemiş ağaçlarıyla kaplıydı, [ardından zamanla] sertleşmiş bir kalker kayanın içinden geçen yolu izledik; kayanın, her iki yanından yaklaşık on fit [yaklaşık 3 metre] derinlikte dar bir yol oyulmuştu; bu dar geçit (Edremit mülki idare sınırının sona erdiği ve Bergama mülki idare sınırının başladığı yerdir,) eskiden soyguncularla ünlüydü, ancak şimdi Edremit ağasının şiddetli mücadelesi ile [onlar] dağıtıldı, bu noktadan itibaren zeytinliklerin devam ettiği yüksek bir ovadan geçtik; [saat] dört buçukta, yakınında bir Türk mezarlığının olduğu, görünüşe göre terkedilmiş, birçok granit ve mermer sütunu ve diğer antik kalıntılar gördüğümüz 150 hanelik bir köyün içinden geçtik; ..." (Turner,1820:267).Bu köy büyük olasılıkla Pelitköy olmalıdır.Turner buradaki ovayı, "... Midilli dağlarının güzel manzarasının keyfini çıkararak ..." geçerler ve "... kısa bir süre sonra, küçük olsa da, içinden çok sayıda kervan geçen, [bu nedenle de] dört ya da beş han bulunan [bir] Türk köyü ..." olan "... Armutlu'da çeyrek saat ..." dururlar (Turner,1820:267).Yazarın Armootloo olarak transkripte ettiği yerleşme Gömeç olmalıdır.Gömeç'te çok kısa zaman geçiren yazar önemli bir afet bilgisinden söz eder. Bu afet, 1815 yılında ya da ona yakın bir tarihte gerçekleşmiş bir depremdir. Turner'in bu konuda verdiği bilgi şöyledir: "... köyün camisi düzgün ve yeni yapılmıştı [ancak] geçen yıl [meydana gelen] bir depremle yıkılan minaresi, bu yıl Mekke'ye giden Ağa [daha dönmediğinden] henüz tamir edilmemişti." (Turner,1820:267-268).William Turner Gömeç'teki bu kısa molaları sırasında, "... Aivallee'den gelmiş bir Rum'la ..." tanışır. Ayvalıklının anlattıklarını bize şöyle aktarır: "... [Ayvalık'ın] Armutlu'dan iki saat uzaklıkta olduğunu ve Ayvalık'ın Konstantinopolis'a en başta pamuk, zeytin ve zeytinyağı satan ve 5 [5.000] ila 6.000 [civarında] hane içeren bir ticaret merkezi olduğundan bahsetti. ..." (Turner,1820:268).Burada Turner'in, Ayvalık''ı merak etmemesi ve rotasını değiştirerek bu "Konstantinopolis'e pamuk, zeytin ve zeytinyağı satan ve 5 ila 6.000 hane içeren bir ticaret merkezi[ni]" görmek istememesi gariptir. Kafile, Armutlu'dan ayrılır"... ve çeyrek saat sonra karanlıkta, en az 200 ev bulunduğuna ..." karar verdikleri bir köyün içinden geçerler (Turner,1820:268).Gömeç'e yaklaşık 15 dakika mesafede olan bu köy büyük olasılıkla Keremköy olmalıdır.Turner, Keremköy (?) yerleşmesinden ayrılırlar ve "Ayiasmati" [Altınova]'ye doğru yollarına devam ederler. Gece karanlığında sürdürdükleri yolculuk, oldukça çetin koşullar altında geçer. 21 Kasım 1816 gecesi yapılan bu yolculuğu Turner, seyahatnamesine şöyle kaydetmiştir: "... Gece çok karanlıktı ve yolumuzu kaybetmek, atlarımızdan düşmek vb. gibi olağan zorluklar yaşadık; bir defasında dik bir vadiye girdik ve ürkütücü bir şekilde kendimizi tehlikeli bir uçurumun [hemen dibinde] bulduk; başka bir [olay da] neredeyse yarım saat yolumuzu aradık ve kendimizi ovada uyumaya bırakıyorduk ki, biraz uzaktaki Rum seyisimizin büyük bir heyecanla “ευρηκα, ευρηκα” [buldum, buldum] diye seslendiğini duyduk. Dağın altında ve üstünde birçok çoban ateşleri gördük; ..." (Turner,1820:268).Kafile, önlerindeki dağınık duran çok sayıda çoban ateşini görünce rahatlamış olmalıdır. Artık Ayiasmati'ye bir saat mesafededirler ve küçük bir binanın yanından geçerler. Bahsedilen yer büyük olasılıkla bir derbent olmalıdır. Zira "... [binada] her gece altı ya da yedi muhafız ..." bulunmaktadır (Turner,1820:269).Nihayet gece "... saat onda, Ayasmati'nin menzil hanına (post-house) ulaşmaktan [dolayı] çok memnunduk, burada rahatça [içecek] konyak bulduk, ama kötü [bir] pilav ve haşlanmış bakladan başka bir akşam yemeği bulamadık; ancak yorgunluğumuz, iyi bir gece uykusu çekmemizi sağladı. ..." (Turner,1820:269).Kafile Bergama'ya doğru yolculuğuna başlar. Turner, gözlemlerini okurlarına şöyle anlatır: "... Ayiasmati, denizden bir saat uzaklıkta, altmışa yakın kerpiçten yapılmış evlerden oluşmuş fakir bir Türk köyü; nispeten geniş ve duvarlarla çevrili olan mezarlığında birkaç granit sütun saçılmıştır. Onu on geçe, atlarımızı yeni atlarla değiştirdik; bugünkü yolumuzun tamamı, seyrek olarak dağılmış çam ağaçlarıyla kaplı alçak kahverengi tepelerle çevrili, bataklık bir ova üzerinde uzanıyordu. Ayiasmati'den bir saat uzaklıktaki denize yaklaştık, üç saat boyunca Midilli'nin ve Sakız ile Ipsera olduğunu varsaydığımız diğer iki adanın güzel manzarasının tadını çıkararak, bataklığın yanındaki yolda atlarımızı sürdük. İlk dört saatte iki çiftliği ve bir köyü geçtik; ilk çiftlik Ayasmati'den bir saat uzaklıktaydı, ve köy onun karşısındaydı; iç tarafta ovayı sınırlayan alçak tepelerde, ilki Ayiasmati'den bir saat uzaklıkta olan iki tümülüs gördük; Ayiasmati'den dört saat sonra bir kahvehanenin, iki saat sonra [da] bir başka [kahvehanenin] yanından geçtik; ilk kahvehaneden sonra (sağda bazı kaplıcalar gördük) ..." (Turner,1820:269-270).Gezgin Altınova'yı geçmeden, kazaya ait çok değerli bilgiler vermektedir. Bunların ilki, 19. yüzyılın başında Altınova'da yapılan ziraat hakkında bir bilgidir: "... [b]ugün yolda çok miktarda tütün ve pamuk dikim alanları gördük; ..." (Turner,1820:270).Bir diğer bilgi ise bölgede çalışan tarım emeğinin kökenine dairdir. Yazar tarlaların yakınında ve "... tepelerin altında dağınık olarak yerleşmiş birkaç kulübe[den] ..." söz eder. Vurgulamasa da bu kulübelerde kalanlar, çevredeki tarlalarda çalışan kişiler olmalıdır. Ve yazara göre: "... [b]u kulübeler, yazın yakınlardaki adalılar (Midilli, Sakız, Ipsera, Lemnos ve Tenedos'takiler) tarafından mesken tutuluyor. Bunlar, kış aylarında adalara dönerek aileleri ile birlikte yaşar; ..." (Turner,1820:270).Yazar, bu göçmen tarım işçilerinin cinsiyetleri konusunda da bize bilgi vermektedir: "... gördüğümüz ilk kahvehanenin yanında her iki cinsiyetten birçok kişi pamuk topluyor; ovanın yaklaşık yarısı ekili; ..." (Turner,1820:270).Kafile artık Altınova'yı terk etmek üzeredir. Yazar Bergama'ya doğru devam eden yolculuğu şöyle anlatır: "... [çevre] o kadar bataklık ki, yolumuzun büyük bir bölümünde taştan bir yol döşenmiş [olsa da], sudan, sazlardan ve kamışlardan [dolayı] oradan boğulma korkusu olmadan geçmek imkansızdı. İkinci kahvehanede, kahvehanenin ustası dışında kayda değer bir şey yoktu, uzun boylu, açık renk tenli, çenesinin çok altında gurur duyduğu bıyıkları olan ve uzun boylu bir Rum; Bergama'ya bir saat uzaklıkta, şehrin kuzeyindeki alçak tepeleri gözetleyen yüksek bir dağın üzerinde kurulmuş [Bergama] kalesini gördük; son bir saat içinde ara sıra geçtiğimiz bir dağın yamacında at sürdük; [saat] beşte Bergama'ya vardık. ..."
(Turner,1820:270).
02.15. Adolphus Slade [Müşavir Paşa], 1802-1877 yılları arasında yaşamış, Birleşik Krallık tabiyetinde bir denizci ve askerdi. 1850 yılında emekli olunca 1866 yılına kadar Osmanı donamasının modernleşmesi için Osmanlı İmparatorluğu'nda görev aldı. Bir Türksever idi ve Osmanlı bürokrasisi ile toplumsal yaşamına ilişkin keskin gözlemlerde bulundu (Badem,2002;Slade,2012:vii-xxviii).
Yazar 1837 yılında yazdığı iki ciltlik Turkey, Greece and Malta'nın ilk cildinde Ayvalık'tan kısaca bahseder:
“... Bazı Helenseverler, devrimden beri kurulan okullardan ve Yunanlar arasında bilginin yayılmasından büyük bir coşkuyla bahsederler; sanki daha önce karanlıkta el yordamıyla ilerliyorlarmış gibi. Selim III döneminde kurulan birçok üniversiteyi unuttular mı acaba? Yunanlıları ticarette bu kadar yetenekli kılan şey cehalet miydi? Hydra'yı "centilmenler ulusu" yapan şey neydi? Ayvalık'ın [*] muhteşem refahına sebep olan şey neydi? (abç.) bu durum Scio'yu [Sakız Adası] lüksün ve ilham perilerinin merkezi haline getirdi. Yunan yapımı ve mürettebatlı gemilerle denizleri kaplayan, Akdeniz'in başlıca limanlarında fabrikalar kuran, Türkiye'nin iç pazarlarını Yunan girişimciliğine borçlu hale getiren cehaleti alkışlayabiliriz. İnsanlar ne derse desin, Yunanlıların 1821 öncesindeki refahı tamamen Türkiye ile olan bağlantılarına bağlıydı. Bu bağlantı onlara Akdeniz ve Karadeniz'in taşıma ticaretini ve Napolyon'un döneminde Türk İmparatorluğu'nun ikmalini sağladı. Ekonomik alışkanlıkları ve yerel deneyimleri, barıştan sonra bile tekel konumlarını korumalarına olanak tanıyacaktı; ancak devrimleri gerçekleşti ve aynı derecede ucuza ticaret yapan Avusturyalılar ve Cenevizliler onların yerini aldı. Cenova ve Trieste, mevcut refahlarını Yunanistan'ın bağımsızlığına borçludur.
[*] Ayvalık'da hiç Türk yaşamadı. Bu yerde okullar, bir borsa, bir kütüphane vardı ve kendi yargıçları tarafından yönetiliyordu. Buradan yılda yüz[lerce] ton zeytinyağı ihraç ediliyordu. Amiral Miaoulis, filosuyla yakınlarda dolaşarak ve ileri gelenleri [de] isyana kışkırtmaya çalışarak durumu tehlikeye attı; bunun üzerine Bursa'dan bir Türk garnizonu gönderildi. Tek bir sonuç beklenebilirdi: bir tarafta heyecan, diğer tarafta öfke [ve] her iki tarafta da güvensizlik, kan kısa sürede [aktı].
Elbette bu gelişmiş şehrin yıkımından Türkler sorumlu tutuluyor; ancak ben suçun [Amiral] Miaoulis'te olduğunu düşünüyorum. İnsanlara yardım edecek imkanınız yokken, onları silahlanmaya kışkırtmak kadar acımasız ve gaddarca ne olabilir? Son kahramanca ama sonuçsuz mücadelelere neden olanlara, propagandacılara karşı sonsuza dek lanetler yağdırsınlar.
[Amiral] Miaoulis daha önce Sciotes'leri [Sakızlıları] ayaklandırmaya çalışmıştı. Keşke ertesi yıl Samiotes'lerin [Sisamlıların] entrikalarına [da] karşı aynı kararlılığı gösterebilselerdi. ...”(Slade,1837:216-217)
02.16. Andreas David Mordtmann 1811 – 1879 yılları arasında yaşayan Alman oryantalist ve diplomat idi. Bir süre Hamburg Federe Devleti diplomatlarından Karl Sievenking’in [18] yardımı ile önce Hamburg Senatosu’nda, 1840 yılında ise Hamburg Şehir Kütüphanesi’nde görev aldı. Arapça bilgisi çok iyi olduğu için, Carl Ritter’in [19] tavsiyesi üzerine İstahrî’nin [20] Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’ini Almancaya tercüme etti ve bu çevirisi dolayısıyla Kiel Üniversitesi Felsefe Fakültesi tarafından kendisine fahri doktor unvanı verildi. 1860 yılında İstanbul’da yeni kurulan olan Ticaret Mahkemesi’nde hâkimlik vazifesi alarak Osmanlı Devleti’nde de görev aldı. Sonra Mekteb-i Mülkiye’de coğrafya, istatistik ve etnografya dersleri verdi. 1872-1873 yıllarında İstanbul’da yayınlanan Phare du Bosphore [21] gazetesinin yayın müdürü ve başyazarlığı yaptı. Mordtmann, 31 Aralık 1879 tarihinde İstanbul’da öldü. (Görgün,2018;Kaya,2020: 19-21;Kaya,2021:25-26)
Gezginin İstanbul gözlemlerini içeren Stambul und das moderne Türkenthum: politische, sociale und biographische bilder von einem Osmanen v.1-2, Gertraude Habermann-Songu tarafından Türkçe'ye çevrilerek, 1999 yılında Pera Yayınları'nca yayımlandı. Daha sonra aynı eseri, aynı çevirmen ile ve 2023 yılında Dergah Yayınevi yayımladı. Son baskısı ise Dorlion Yayınları tarafından 2025 yılında yapıldı (Mordtmann,1998;Mordtmann,2023;Mordtmann,2025).
Ancak Mordtmann'ın, Ayvalık yakın çevresinden bahsettiği ve 1925 yılında Alman oryantalist Franz Babinger tarafından yayına hazırlanan Anatolien: skizzen und reisebriefe aus Kleinasien (1850-1859) adlı kitabı yayınlanmadı. Yazar bu eserinde Bergama'dan, Dikili'ye doğru yol alırken Attalia [Altıova]'dan da bahseder:
"... Çarşamba, 20 Eylül.Sabah 7'de Bergama'dan ayrıldık ve öğlen 12'de Dikili Köyü'ne ulaştık. Eskiden Atarneus [Dikili] olarak bilinen küçük bir limandan geriye çok az şey kalmıştı. Sahilde Verde Antico [22] sütunlarının birkaç parçasını gördük. Kıyı kumlu ve denize değdiği yerde kum, içine karışan tuz parçacıkları nedeniyle sertleşip taşlaşıyor; bu, Plinius'un daha önce bahsettiği bir olgu. Bağnaz bir Müslüman olan rehberimiz, Rumlarım dolaşmasına izin verdiği domuzlardan son derece rahatsız olmuştu. Akşama kadar gümrük memurunun yanında kaldık, o da bize akşam yemeği için nefis balıklar getirtdi ve itirazlarımıza rağmen bize şarap ikram etti, kendisi ise şaraptan hiç içmedi. Limanın brüt gümrük geliri aylık 16.000-18.000 Piaster olup, bunun yaklaşık 1.000 Piaster maaşlar vb. için kesilmekte ve yıllık yaklaşık 200.000 Piaster net gelir elde edilmektedir. Çandarlı'dan (Pitane) gelen gümrük geliri aylık 9.000 Piasterdir; Ayazma'dan (Attalia) gelen miktarı bilmiyorum. ...”(Mordtmann,1925:220-222)
02.17. Julius Hermann Moritz Busch 1821-1899 yılları arasında yaşamış Alman ilahiyatçı, gazeteci, çevirmen ve yayımcı idi. Mezun olduğu yıldan itibaren gazetecilik yaptı ve edebiyatla uğraştı. Charles Dickens, William Makepeace Thackeray ve Mark Twain gibi ABD'li yazarların romanlarını Almancaya çevirdi. 1848-1849 yılları arasında süren Alman Devrimi'nin [23] aktif destekçisi oldu. 1851 yılında ABD'ye gitti, ancak 1854 yılında hayal kırıklığına uğramış bir şekilde Almanya'ya geri döndü. O yıl ilk gezi kitabı olan, Wanderungen zwischen Hudson und Mississippi'yi yayımladı (Busch,1854). Sonraki yıllarda Doğu'daki ülkelere geziler yaptı. Mısır, Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında gezi kitapları yazdı. Bunları Lloyd’s illustrirte Reisebibliothek [24] adıyla yayımladı.
Busch, 1856 yılından itibaren Doğu ülkelerine geziler yaptı ve buraları yazdı. Bu eserleri basan Lloyd’s illustrirte Reisebibliothek yayınevi ise, Die Orient-Reihe adıyla bu yazılanları üç cilt olarak yayımladı. Yayınevinin son üç cildi olan bu ülkeler: 1858 yılında Mısır, 1859 yılında Yunanistan ve 1860 yılında ise Türkiye'dir. Ayvalık, bu eserde Aiwali ve Kidonia olarak geçmektedir.
"... Bergama'dan Bèaram'a (Athos) iki ayrı güzergahtan ulaşabilirsiniz: Edremit veya Ayvalık üzerinden, oradan da tekneyle.
a) Edremit üzerinden giden yol Karaweren'den (altı saat), Kimereh'ten (sekiz saat), Adramiti'den (üç buçuk saat) ve Chetme'den (dört saat) geçer ve ladin ve bodur meşe ağaçlarıyla kaplı vahşi dağlardan ve güzel çınar ağaçlarıyla dolu vadilerden geçer. Bergama'dan iki saat uzaklıkta, yolun sağında bir su kemerinin kalıntıları görülebilir, ardından benzer kalıntılar gelir. Karaweren birkaç kulübeden oluşan bir dağ köyüdür; Kimereh ise Roma döneminden kalma bazı sütunların ve diğer parçaların bulunduğu iyi işlenmiş bir vadide yer alır. Adramiti'nin ötesinde, yol bir körfezin kıyısı boyunca geniş zeytinliklerin arasından, ardından mersin, defne ve çilek ağaçlarından oluşan güzel ormanların arasından geçer. Chetme, denizden oldukça yüksekte, hanı olmayan küçük bir köydür, bu yüzden çadırınıza güvenmeniz gerekir. Yol daha sonra deniz ve dağlar arasında devam eder, dağlar dipten zirveye kadar deniz salyangozlarıyla kaplıdır.b) Ayvalık üzerinden geçen rota, yanından geçen rotadan çok daha kısadır ve gerekirse tek günde tamamlanabilir, çünkü sadece on iki saat sürer ve her zaman iyi yolları takip eder. Yol boyunca birkaç küçük han ve iki köyden geçersiniz. Bir sonraki bölümde daha ayrıntılı olarak anlatacağımız Ayvalık'dan, dört ila beş saatte tekneyle Athos'a geçebilirsiniz....a) Bergama'dan Ida Dağı üzerinden Troja bölgesine ve Kum Kaleh'e.Bu tur beş günde, hatta gerekirse dört günde tamamlanabilir ve şu ana noktaları kapsar: Awriamasti, Adramiti, Narlen, Bairamitsch, Enaeh, Eski İstanbul ve Kum Kale. Yolun geçtiği alanlar büyüleyici güzellikte olup, her tarafta muhteşem dağ oluşumları ve muhteşem deniz manzaraları bulunmaktadır. Yol boyunca uzanan sayısız köyde gezginler, geceyi geçirebilecekleri hanlar ve tenha kahvehanelerde çeşitli ikramlar bulurlar. Awriamasti, Bergama'ya sekiz saat uzaklıktadır. Beş buçuk saat uzaklıktaki Armutlu'dan, iki saat uzaklıktaki, kaderiyle övülmeye değer bir sahil kasabası olan Ayvalık veya Kidonia'ya giden bir yol ayrılır. Oikonomos adlı bir Rum'un çabalarıyla, başlangıçta bir köyden hızla yükselerek bu kıyıların önde gelen ticaret ve imalat kasabalarından biri haline geldi. Oikonomos, Babıali'den Türklerin Ayvalık'a yerleşmesini yasaklayan bir ferman çıkarmayı başardı. Bunun üzerine her taraftan buraya Rumlar akın etti ve böylece şehrin nüfusu ve zenginliği gerçekten şaşırtıcı bir hızla arttı. Bu yüzyılın başında otuz sabun fabrikası, kırk yağ fabrikası, altı kilise, iki donanımlı hastane ve zarif bir binada bir bilim okulu [Ayvalık Akademisi] vardı. Şehir kendi kendini yönetiyordu ve bir bakıma Sultan'ın himayesinde küçük bir cumhuriyetti. Bu güzel yapı, 1821'de tek bir günde tamamen yıkıldı. Yunanistan'daki devrimin liderleri, çeşitli başarılardan cesaret alarak, isyanı Asya'daki yurttaşları arasında yaymayı düşündüler. Önce İzmir'i ele geçirmeyi denediler. Sonra Ayvalık'dan Türklerin şehri tehdit ettiği haberini aldılar. Bursa Paşası, isyancıların ani bir saldırısına karşı şehri korumak için askerleri görevlendirmişti. İsyancılar şehre girdiklerinde, sokaklarda bekleyen halka kötü muamelede bulunmuş ve ardından onları uzaklaştırmışlardı. Ertesi gün takviyeli olarak geri döndüler ve şehri işgal ettiler. Yetmiş yelkenliden oluşan Yunan filosu, Ayvalık sakinlerinin çoğunun kaçtığı komşu Moskonisi adası açıklarında belirdi ve iki gün sonra 3.000 Yunanlı, gemi toplarının koruması altında şehre saldırdı ve zorlu bir mücadelenin ardından Türkleri geri püskürttü. Ancak geri çekilirken, şehri dört bir yanından ateşe verdiler ve şehir küle döndü. 80.000 nüfuslu şehir tek bir günde yerle bir oldu. Bugüne kadar bir daha toparlanamadı.Armutlu'ya dört buçuk saat uzaklıktaki Kimair, zeytin ağaçlarıyla kaplı görkemli bir alanda yer alan yaklaşık 3.000 nüfuslu bir köydür. İki camisi ve küçük bir Rum kilisesi vardır. Adramiti buradan on saat uzaklıktadır. (Önceki rotaya bakınız.) Adramiti'ye yedi saat uzaklıktaki Narlen, zeytinliklerle kaplı hoş bir vadinin yamacında, denize açılan şirin bir köydür. Buradan Bayramich'e dokuz buçuk saatte ulaşılabilir. Oraya giderken yol, birçok Yunan efsanesine ve mitine ev sahipliği yapan İda Dağı'nın yamacından geçer. Paris, burada Afrodit, Hera ve Pallas Athena arasındaki altın elma anlaşmazlığını çözer ve Zeus, kartal kılığında Ganymede'yi kaçırır. Buradaki dağ manzarası yabanıl ve muhteşemdir; yol, ladin ağaçlarıyla kaplı derin vadilerin üzerinden geçen ahşap köprülerden geçer; geçidin tepesinden manzara muhteşemdir. Bairamich, bulunduğu tepeden oldukça hoş bir manzaraya sahip küçük bir kasabadır. Buradan Simoïs Nehri'nin kaynağını ziyaret edebilirsiniz. Önce, Bairamich'e dört buçuk saat uzaklıktaki dağlarda bulunan Evegelli köyüne gidilir. Burada çok dik ve engebeli bir patika vardır ve oradan nehrin kaynağına üç buçuk saat daha gidilebilir. Su, kayadaki kare şeklindeki bir mağaradan akar ve kısa süre sonra, komşu çatlaklardan akan küçük buzlu derelerle kabararak, 15 metre yüksekliğindeki bir duvarın üzerinden derinliklere doğru akar. Buradan manzara oldukça kapsamlıdır, çünkü açık havalarda sadece Çanakkale Boğazı'na kadar tüm Truva ovasını değil, aynı zamanda Srirarina bölgesine kadar tüm kıyı bölgesini de görebilirsiniz. Bairamich'ten Enaeh'e beş buçuk saat, oradan Eski İstanbul'a üç saat, buradan Bunarbashi'ye üç buçuk saat ve oradan da kıyı kasabası Kumkale'ye üç saat daha vardır. ...”(Busch,1860:133-137)
DİPNOTLAR[1] Geçtiğimi günlerde (sanırım 3 Ağustos 2026 günü idi) sayın Arıkantürk ile Herakleia [Ἡράκλεια] konusunda tartışmıştık. Ben Strabon, Bizanslı Stefanos ve Tabula Peutingeriana'ya dayandırarak Herakleia'nın bugükü Gazi Kemal Paşa Mahallesi, Ayvalık olduğunu söylüyordum. O bir "nümizmat" olarak: Herakleia'nın hiçbir sikkesi görmediğini, dolayısı ile böyle bir kent ile karşılaşmadığını anlattı.
[2] Vladimir Mirmiroğlu, 1881 yılında Darıca/Kocaeli'nde doğdu. 1890 yılında Fener Panayia Rum Ortaokulu'nu bitirdi. 1894 yılında Fatih Rüşdiyesi'nde ve 1898 yılında Vefa İdadisi'nde okudu. 1905 yılında Mekteb-i Hukuk'dan mezun oldu. İstanbul Vilayeti Meclis-i Umumi azalığı, İstanbul Şehremaneti Meclisi azalığı ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi hukuk müşavirliğinde bulundu. 4 Eylül 1966 günü İstanbul'da öldü.
[3] 23 Haziran 1656 yılında gerçekleşen, Üçüncü Çanakkale Deniz Savaşı'dır. Kaptan-ı Derya Sarı Kenan Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, Venedik Cumhuriyeti Donanması ile Çanakkale Boğazı önlerinde savaşmış ve savaş, Osmanlı Donanması'nın yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Osmanlı Donanması'nın, 7 Ekim 1571 tarihinde yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'ndan bu yana yaşadığı en büyük yenilgi ile sonuçlanan çarpışmadan sonra Bozcaada ve Limni Adası 1657 yılına kadar Cenevizlilerin olmuştur.
[4] Claude-Aleksandre Comte de Bonneval [Humbaracı Ahmed Paşa], 1675-747 yılları arasında yaşamış, Osmanlı Ordusu'nun ıslahı için çalışmalar yapan bir Fransız subayı ve André de Mouceaux'nun yeğeni idi. 1729 yılında müslüman oldu ve Ahmed adını aldı. Sadrazam Topal Osman Paşa tarafından Humbaracı Ocağı'nı düzene sokmakla görevlendirildi. Bu ilk topçu okulunda matematik dersleri verdi. Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa zamanında Beylerbeyi rütbesini aldı. Asıl görevi, humbaracıları Batı usullerine göre yetiştirmek olmasına rağmen dış ilişkiler ile görevlendirildi. 1736 Seferi'nde Yeğen Mehmed Paşa'yla birlikte Avusturya'ya karşı savaştı. Sefer dönüşü gözden düştü ve 1738'de Kastamonu'ya sürgün edildi. 1747'de İstanbul'da öldü. Ölümünden sonra askerî mühendislik okulu muhalefet nedeniyle kapatıldı. Bugün Galata Mevlevihane'si avlusundaki mezarlıkta gömülüdür.
[5] Dimitros E. Psarros. 1939-2008 yılları arasında yaşamış Helen mimar ve Ayvalık araştırmacısı idi. Atina Ulusal Teknik Üniversitesi'nde 1963 yılında makine mühendisliği, 1968 yılında da mimarlık okudu. Ölümüne kadar; mimari, statik ve elektromekanik projeler tasarlayan ofisinde çalıştı. 1984 ve 1987 yıllarında, Çevre, Planlama ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından verilen Uygulamalı Mimarlık Ödülü'nü iki kez aldı. 1985-1987 yılları arasında Yunanistan Mülteci Dernekleri Federasyonu'nun genel sekreterliği ile 1999 yılından ölümüne kadar ICOMOS'un yönetim kurulu üyeliğini yaptı. 1969 yılında başladığı ve ölümüne kadar sürdürdüğü, çoğu kendisi tarafından yapılan çizimleri ve çektiği fotoğrafları sayesinde Ayvalık'ın yaklaşık 40 yılık zamanını belgelenmiştir. 2017 yılında, Kostoúla Sklaveníti (Κωστούλα Σκλαβενίτη) tarafından yayına hazırlanan Το Aϊβαλι και η Mικρασιατική Aιολιδα adlı kitap Yunanistan Ulusal Banka Kültür Vakfı tarafından yayımlandı.
[6] Taki Papontsani (Τάκη Παπουτσάνη) (1932-1987).
[7] Karlofça Antlaşması, 16 yıl süren ve dört padişah değişen bir süreci kapatan bir barış anlaşması idi. 26 Ocak 1699 tarihinde imzalandı ve Osmanlı İmparatorluğu batıdaki topraklarının büyük bir bölümünü kaybetti. Karlofça Antlaşması'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemi olarak adlandırılan dönemini bitirerek gerileme dönemine başlamıştır.
[8] Levant Şirketi, Birleşik Krallık ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ticareti sağlamak amacıyla, 1581 yılında kurulmuş ayrıcalıklı bir şirket idi. Merkezi Halep'te idi ve İstanbul, İzmir gibi şehirlerle ticaret yapmaktaydı. Şirket 1825 yılında kapatıldı.
[9] Thomas Allom, 1804-1872 yılları arasında yaşamış bir mimar ve ressam idi. Royal Institute of British Architects'in kurucu üyesidir. Bir çok yapıyı tasarlamıştır.
[10] Ioannes Demetrakellis-Oikonomos [Ιωάννης Δημητρακέλλης-Οικονόμος], 1735 yılında Ayvalık'ta doğdu. Babası Demetrakis ve annesi Rigaina'nın aileleri Midilli Adası Vasilika'dan Ayvalık'a göç ettiler. Babası, dimogerontes'e (yaşlılar heyeti) seçildi ve Ayvalık yerel toplumunun etkin bir üyesi oldu. Rigaina ile evlenerek, en büyüğü Ioannes olmak üzere 3 oğlu ve 4 kızı doğdu. Ioannes kariyerine rahip olarak kilisede başladı. Daha sonra Oikonomos Bürosu'nda işe başladı. Söylencelere göre yirmibeş yaşında iken yaşamlarını ve insanların geleneklerini incelemek için Osmanlı imparatorluğunun değişik bölgelerine seyahat etmeye başladı ve Türkçe öğrendi. 1773'te, Karaosmanoğlu tarafından Ayvalık'a "kocabaşılığına" [*] seçildi. Ioannes Demetrakellis-Oikonomos tartışmalı bir biçimde, 1791 yılında elli altı yaşında iken öldü. Stavrakis [**]'e göre, ona suikast için bir komplo planlandı ancak Ioannes, eylem gerçekleştirilemeden ve doğal nedenlerle öldü. Karambalis [***] ise, ifade vermesi için İstanbul'a çağrıldığını ve gittiğinde bir komplo kurulduğunu farketmesi üzerine yüzüğündeki zehiri emerek intihar ettiğini yazar.
Ancak Osmanlı Arşivlerinde bulduğum ve 19 Temmuz 2019 günü ÇYDD Ayvalık Şubesi'ndeki bir sunumumda "jpg" dosyası ile birlikte tercümesini sunduğum bir belgede, Ioannes Demetrakellis'in idam edildiği (belgede yöntem belirsizdir), Karaosmanoğlu'nun ise ona borçlu olduğunu bildiren bir kadılık belgesi vardı. Demetrakellis'in çocukları, babalarının ölümü sonrasında kadıya başvuru yapmış, inceleme/soruşturma epey zaman geçtikten sonra tamamlanmış ve yanıtlanmıştır. Belgede Karaosmanoğlu ailesinin, Demetrakellis mirasçılarına borçlu olduğu belirlenmiş ve borcun üç taksit halinde ödemesine karar verilmişti.
---[*] Osmanlı İmparatorluğu'nda Batı Anadolu ve Balkanlarda görevli Hristiyan taşra memurlarına verilen ad.[**] Stavrakis, C., 'Κυδώνια πριν από το 1821', İzmir, 1861, s.8.[***] Karambalis, I., 'Ιστορία των Κυδωνιών', Atina, 1949, s.108
[11] Walsh'ın Türkçe baskısında çevirmen buraya dipnot koymuş ve şunları yazmıştır:
"Ayvalık Kazası ve Yund Adalan reayasının isyan bayrağını çektikleri devlete bildirildiğinden, ayaklandıkları doğru ise verilen fetva ve irade-i seniye uyarınca haklarından gelinmesi için ilgililere gerekli buyruklar gönderilmiştir... Şeyhülislamlıktan alınan bir fetvada Rum reayasına "harbi" hükümlerin uygulanacağı, asilerin katledileceği, mallannın ganimet olarak alınacağı, kadın ve çocuklannın esir sayılacağı belirtiliyordu ... O gün Tavaslı Osman Ağa'nın erkenden Ayvalık'a girmesinden yanm saat önce yetmiş kadar bir direkli ve iki direkli korsan tekneleri ve altmış kadar piyade kayık ve sandallardan toplar atılmaya başlanmış ve çok sayıda asker karaya çıkmıştır. Eşkıya tekneleriyle Ayvalık reayası arasında uzlaşma olduğundan bu sırada şehir içinde saklanmış olan Rumlar dahi Türk askerlerine saldırmaya başlamışlardı. Ayvalık Rumlarının gemilerden karaya çıkan korsanlarla işbirliği yaparak, burada bulunan askerlerin hepsini kılıçtan geçirmeleri işten bile değildi. Fakat bu sırada Ayvalık'tan kaçıp Ayazmend'e giden birkaç kişi durumu Behram Paşa'ya bildirdiler. Behram Paşa komutası altında bulunan delil, tüfenkçi, haytadan oluşan bir birliği hemen Ayvalık'a gönderdi. Bu çatışma sırasında ancak yüz kadar asker şehit olmuş, buna karşılık şehirde bulunan yirmi beş bin reayadan iki bini ölmüş, beş bin kadarı gemilere ulaşarak canlarını kurtarabilmiş, bir kısmı denizde boğulmuş ve üç bin reaya da tutsak alınmıştı ve 'Ayvalık'da dahi imaretten nişan kalmayup cünlesi harab ve yebab olmuştur.' Bir Batı kaynağının doğruladığı gibi, sözde Ayvalık reayasını kurtarmak için gelen korsanlar, şehrin yağma ve tahrip edilmesinde önemli bir rol oynamışlardır." Zeki Arıkan, "1821 Ayvalık isyanı," Belleten, Ankara.Türk Tarih Kurumu, 1988, s. 571-600.) "(Walsh,2011:498-499)
[12] Bu blogu "yaş sırasına" göre derledim. Dolayısı ile Jowett Ayvalık gözlemlerini önce yazsa da, Arundell'den küçük olduğu için sonra yer almaktadır. Okuyucuya hatırlatırım.
[13] Whitsunday (Whitsun veya Whit Sunday de denir), Birleşik Krallık'ta ve diğer ülkelerde Anglikanlar ve Metodistler arasında kutlanan, Hıristiyanların kutsal günü için kullandıkları addır. Paskalya'dan sonraki yedinci pazar gününe denk gelir.
[14] Bugünkü Alibey Camii (Çınarlı Camii)'nin, mimar Emmannuel Kouna tarafından yeniden yapılması öncesinden bahsedilmekte.
[15] Anglikanizm, İngiltere'nin resmî kilisesi olan İngiltere Kilisesi'ne has ilke, doktrin ve kurumlar içeren bir mesheptir. İngiltere Kralı VIII. Henry'nin ncülüğünde, XVI. yüzyılda kurulmuştur. İngiliz Kilisesi anlamına gelen bu mezhep, Latince bir ibare olan Ecclesia Anglicana’dan gelir. Anglikanizm’e mensup olanlara Anglikan denir. Anglikan Mezhebi, Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks kilisesinden sonra dünyadaki en büyük üçüncü Hristiyan mezhebidir.
[16] Johann Philipp Gustav von Ewers 27 Temmuz 1779 - 20 Kasım 1830 arasında yaşamış Alman hukuk tarihçisi ve Rus hukuk tarihinin bilimsel bir disiplin olarak kurucusu idi. Ayrıca ölümü sonrasında 1882 yılında, Otto Friedrich von Richter'in gezi notlarını kitap olarak yayımlamış idi.
[17] Piastre, 16. yüzyılda Venedik Cumhuriyeti'nin para birimiydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda piastre kelimesi, kuruş'un günlük dilde kullanılan Avrupa karşılığıydı.
[18] Karl Sieveking, 1787-1847 yılları arasında yaşamış, Hamburglu bir diplomat, politikacı, sanat koruyucusu ve hayırsever idi.
[19] Carl Ritter, 1779-1859 yılları arasında yaşamış, Alman bir coğrafyacısı idi. Alexander von Humboldt ile birlikte, modern coğrafyanın kurucularından biri olarak kabul edilir.
Alexander von Humboldt ise 1769-1859 arasında yaşamış, Alman coğrafyacı, doğa bilimci ve kaşif idi.
[20] Bābā İshāk İbrahim bin Muhammed Faresi Karki, 10. yüzyıl'da yaşamış olan İslam coğrafyacısı, gezgini ve yazarı idi. Eseri Kitab el-Mesalik ve'l Memalik'iyi 919 yılında yazmıştır. Semerkand şehrinde 957'de öldü.
[21] Phare de Bosphore, geçen yüzyıl ortalarında İstanbul'da Kiryakopulo adında bir Rum tarafından çıkarılmış Fransızca bir gazete idi.
[22] Verde Antico, antik çağlardan beri kullanılan, donuk yeşil ve beyaz damarlı renklerde dekoratif bir kaplama taşıdır.
[23] 1848 Alman Devrimi çok özet olarak: 1 Şubat 1848 günü başlayan, temmuz 1849 yılında cumhuriyetçilerin yenilgisi ile sonuçlanan devrim hareketidir. Yenilgi üzerine liberaller arasında yaygın bir hayal kırıklığı oluştu. Kısa zamanda Fransa, İtalya ve Avusturya'daki Avrupa monarşilerine karşı bir dizi cumhuriyetçi ayaklanma da yapıldıysa da tümü başarısızlıkla sonuçlandı. Bu devrim dalgası Osmanlı İmparatorluğu'nda da yoğun olarak hissedildi.
[24] Lloyd’s illustrirte Reisebibliothek [Lloyd's seyahat rehberleri], 1854-1881 yılları arasında yayımlanan Almanca ve kısmen İngilizce ve Fransızca resim ve haritalarla donatılmış seyahat rehberleri idi.
KAYNAKÇA
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
1909 "Ayvalık hâdisesi", 75(272), 159 - 190, Ankara: TTK Belleten.
1909 Ayvalık hadisesi, Ayvalık tarihi üzerine akademik çalışmalar seçkisi, (yay. haz.) Berrin Akın Akbüber, 68-95, Ayvalık: Ayvalık Belediyesi.
Discoveries in Asia Minor : inculuding a descriptic of the ruins of several ancient cities and especially antioch of Pisidia, v.2, Londra: Richard Benettey.
Anadolu'da Keşifler, İstanbul: Sistem Ofset Yayıncılık.
Küçük Asya'da Keşifler c.1-2, İstanbul: Arkeoloji Sanat Yayınları.
Katib Çelebi, fezleke, tahlil ve metin (Tez no. 220175) [Doktora Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi].
The Ottomans and the Crimean War: 1853-1856 (Tez no. 208422) [Doktora Tezi, Sabancı Üniversitesi].
Sefâretnâme, c.36, 289-294, Ankara: Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Seetzen, Ulrich Jasper (1767-1811) : Alman şarkiyatçısı ve seyyahı (gözden geçirilmiş 3. basım) c.ek-2, 481-483, Ankara: Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Wanderungen zwischen Hudson und Mississippi, Stutgard: J.D. Gotta.
Die Türkei. Reisehandbuch für Rumelien, die untere Donau, Anatolien, Syrien, Palästina, Rhodos und Cypern (1.b), Leipzig: Literarisch-artistische Anstalt in Triest.
Dictionary of national biography, c.57, 368-369, London: Smith, Elder, & co.
Ayvalık akademisi ya da batı Anadolu’da Yunan ulusçuluğunun kökenleri üzerine, 30(2), 411-440, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Türkiyat Mecmuası.
Voyages de Comeille Le Bruyn par la Moscovie, en Perse, et aux Indes orientales (5. baskı). Lahey : Gossey, P. & Neaulme, J.
Alman seyyahların gözünden Bursa (1793-1816) (Tez no. 914512) [Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi].
Bizans tarihi, (çev.) VL. Mirmiroğlu, İstanbul: İstanbul Fethi Derneği.
Decline and fall of Byzantium to the Ottoman Turks, (çev.) Harry J Magoulias, Detroit: Wayne State University Press.
Tarihi coğrafya bakımından önemli bir kaynak: Cihannüma, 7(2), 93-109, Ankara Üniversitesi Coğrafi Bilimler Dergisi.
Otto Friedrichs von Richter Wallfahrten im Morgenlande, Berlin: Reimer's Berlage.
Kâtip Çelebi, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.
Mordtmann, Andreas David, c.30, 284-285, Ankara: Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Hieroclis Synecdemus, (yay. haz.) Augutus Burchardt, Leipzig: B. G. Teubneri Matbaası.
Almanca seyahatnameler (1850-1912) temelinde Türkiye’ye dair bir kültür rotası önerisi (Tez no. ) [Doktora Tezi, Anadolu Üniversitesi].
Almanca seyahatnamelerde Osmanlı şehirleri (1850-1912), İstanbul: İletişim Yayınları.
Tuhfetü'l-kibar fî esfari'l-bihar : beniz savaşları hakkında büyüklere armağan I, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.
Christian researches in the Mediterranean, from MDCCCXV to MDCCCXX, in furtherance of the objects of the Church Missionary Society. Londra: R. Watts.
Deniz savaşları hakkında büyüklere armağan : tuhfetü'l-kibar fî esfari'l-bihar, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Kâtip Çelebi (2012).
Kâtip Çelebi (2018).Kitâb-ı cihânnümâ : the book of cihânnümâ, (yay. haz.) Bülent Özükan, İstanbul: Boyut Yayıncılık.
Tuhfetü'l-kibar fî esfari'l-bihar, (yay. haz.) İdris Bostan, Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
Bir kısmı dağda bir kısmı sahilde kurulmuş büyük bir köy: Kidomas.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
Claude Denis Raffanel'in 1821 yılı Ayvalık gözlemleri.
son erişim tarihi: 12 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
William Turner'in "Aivallee" ve "Ayiasmati" gözlemleri.Köksal, H.K. (4 Kasım 2022).
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
son erişim tarihi: 5 Eylül 2026.
Stephani Byzantii ethnicorvm quae svpersvnt, Berlin: G. Reimeri Matbaası.
André de Monceaux, F.R.S. 1670, 47(1), 11-15, Londra: The Royal Society Notes Rec. R. Soc.
Anatolien: skizzen und reisebriefe aus Kleinasien (1850-1859), (yay.haz.) Franz Babinger, Hanovver: Orientbuchhandlung Heinz Lafaire.
İstanbul ve yeni Osmanlılar: bir Osmanlı’dan siyasi, sosyal ve biyografik manzaralar (çev.) Gertraude Habermann-Songu, İstanbul: Pera Yayınevi.
İstanbul ve yeni Osmanlılar (çev.) Gertraude Habermann-Songu, İstanbul: Dergah Yayınları.
İstanbul ve Yeni Osmanlılar: Osmanlı'dan siyasi, sosyal ve biyografik manzaralar 1850- 1880, İstanbul: Dorlion Yayınları.
Kitâb-ı cihan-nümâ Neşrî tarihi c.2, (yay.haz.) Faik Reşit Unat ve Mehmed A. Köymen, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Alman gezginlerin gözüyle 19. yüzyıl Anadolu şehirleri: Manisa, Edirne, Kütahya, Ankara, İstanbul, Trabzon, Antalya, Diyarbakır, Konya, İzmir, İzmir: Akademi Kitabevi.
Seyyahların izinde Aliağa ve çevresi 17-20. yüzyıl, İzmir: Aliağa Belediyesi.
Το Αϊβαλι Και Η Μικρασιατική Αιολιδα (yay.haz.) Kostoula Sklaveniti, Atina: Yunanistan Ulusal Bankası Eğitim Vakfı.
Histoire des événements de la Grèce t.1, Paris: .
Anadolu'ya yolculuk : Bursa, Manisa, İzmir, Uşak, Afyon, Konya, Antakya : 22 Haziran 1803 – 22 Kasım 1803 c.2, (çev.) Selma Türkis Noyan, İstanbul: Kitap Yayınevi.
Turkey, Greece and Malta v.1, Londra: Saunders and Otley.
Müşavir Paşa'nın Kırım harbi anıları, (çev. ve yay. haz.) Candan Badem, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Antik Anadolu coğrafyası (Geographika: XII-XIII-XIV) (4.b), (çev.) Adnan Pekman, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
18. Yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Kyzikos kentini ziyaret eden İngiliz seyyahlar. (Tez no. 328825), [Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi].
Osmanlı Türklerinde coğrafya, Ankara: MEB Yayınları.
A residence at Constantinople, during a period including the commencement, progress, and terminatıon of the Greek and Turkish revolutions v.2, Londra: Frederick Westley and A.H. Davis.
İrlandalı bir vaizin gözüyle II. Mahmud İstanbul'u, (çev.) Zeynep Rona, İstanbul: Kitap Yayınevi.
